Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
64

Soyut dışavurumculuk ya da soyut ekspresyonizm diye adlandırılan sanat akımı, 1940’lı yılların sonunda başlamış ve öncelikle Amerika sanat camiasına sonra da bütün dünyaya etkisini bırakmış bir yönelimdir. Dünyaca tanınan ve bu akımın büyük önem kazanmasını sağlayan sanatçıların bazıları şunlardır; Willem de Kooning, Franz Kline, Mark Rothko, Barnett Newman ve Jackson Pollock. Bu başarılı sanatçıların ve daha birçoğunun tek bir başlık altında toplanması tam anlamıyla doğrudur diyemeyiz; ortaya koydukları eserler her ne kadar iç dünyalarının soyut bir şekilde dışavurumu olsa da aslında kullandıkları teknikler açısından hepsini ortak bir paydada toplamak mümkün değildir. Yine de çoğunluğu New York’ta yaşayan ya da bir şekilde yolları buradan geçmiş tüm bu sanatçıların yansıtmak istedikleri ortaktır ve Avrupa’nın karışıklığından kaçan Sürrealist sanatçılardan etkilenip yeni bir yöntemle kendilerini ifade etme şansını yakalamışlardır. Şüphesiz ki herkesin tanıdığı ve hakkında en çok bilgiye sahip olunan soyut dışavurumcu sanatçı Jackson Pollock’tur. Yaptığı tüm eserler zamanında büyük sükse yaratmış ve hala kendinden bahsettirmeye devam etmektedir. 1949 yılında ünlü Amerikan dergisi Life’ın “Pollock yaşayan en iyi Amerikalı sanatçı mı?” diyerek yücelttiği sanatçımız gerçekten de sanata yeni bir soluk ve anlayış getirmiştir diyebiliriz. 1912 yılında doğan ve 1956 yılında hayata veda eden Pollock, aksiyon ressamı olarak da anılır. Küçüklüğünden başlayarak sanat eğitimi almış olan Pollock, ünlü sürrealist ressam Max Ernst’in bulduğu damlatma tekniğini kullanarak da kendine özgü sanatını icra etmiştir.

En önemli eserlerinden biri, 1950 yapımı olan “Autumn Rhythm (Sonbahar Ritmi)” başka bir deyişle ise “Number 30 (30 Numara)” yapıtında da damlatma tekniğini kullanmıştır. Bu teknik boyanın direkt olarak, tuvale akıtılması veya sıçratılmasının ardından sanatçının bu boyayla çalışması olarak özetlenebilir. Pollock, boyayı yere konumlandırdığı tuvaline döktüğü andan itibaren sanki bir dansçıymış edasıyla eserinin gidişatını belirler. Resimlerini yaparken takındığı adeta bir dansçıya ait bu tavırdan dolayı da kendisi aksiyon ressamı olarak tanınır. Pollock eserlerinde sadece duygularını yansıtıp iç dünyasını dökmez aynı zamanda bir performans sanatçısı gibi hareketlerinin eseri süslemesine izin verir, tıpkı “Sonbahar Ritmi” eserinde de olduğu gibi. Bu eserde ne bir odak noktası, ne hiyerarşik bir düzen ne de önceden yapılmış bir taslak vardır. Her şey sanatçının o an ne hissettiğiyle, ne istediğiyle ve yerde duran tuvalin dört bir yanında nasıl figürler sergilediğiyle ilgilidir aslında. Burada sanatçı tıpkı bir koreograf gibi hareket eder ve en önemli şey işin spontaneliğidir. Depresyon tanısı konulmuş, alkolik ve kaygı sorunları olan, kısaca kişisel hayatında birçok sıkıntıya göğüs geren bu sanatçının tüm karmaşasıyla içini döktüğü eserlerden sadece bir tanesidir bu etkileyici eser.

“Tuval, içinde faaliyette bulunulan bir arenadır.” sözüyle de aslında kendine özgü stilini özetler ve biz izleyicilerinin sanata karşı bakış açısını anlamamızı ister.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
64

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here