İtalya’nın 2. Dünya Savaşı sonrasında yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden olan Michelangelo Antonioni, nevi şahsına münhasır sinema dili ve imzası haline gelen insan ilişkilerini ele aldığı karamsar hikayeleri ile dünya sinemasında kendine özel bir yer edinmiştir. Kendisinden sonra gelen birçok sinemacıya ilham kaynağı olan Antonioni Sineması‘nın genel özelliklerine şöyle bir bakalım.

Antonioni sineması deyince akla gelen ilk şey, modern toplumun kadın erkek ilişkilerini ele aldığı filmlerdir. Bu ilişkiler güçlü temellere dayanmayan, kırılgan ve dinamikleri her an değişebilen ilişkilerdir. Bu ilişkilerin özneleri ise karmaşık ruh hallerine sahip, gelgitleri olan, modernitenin getirmiş olduğu yalnızlık ve mutsuzluğun altında ezilmiş karakterlerdir ve hepsi eksikliğini hissettikleri tatmin duygusunun arayışı içindedir. Antonioni, bireye dair tespitlerini ve çözüm önerilerini genellikle kadın karakterler üzerinden aktarır. Birbirlerine benzer özellikler sergileyen bu karakterler aydın, aristokrat kesimden seçilmiştir. Kişisel çıkmazlarının kaynağı farklı olsa da bu karakterlerin ortak noktası başka insanlar üzerinden hayatı anlamlandırma çabalarıdır.

Antonioni, filmlerinde bir öykü anlatmaktan çok karakterlerin ruh durumlarını yansıtmaya önem verir. Bu uğurda zaman zaman seyirciye anlamsız gelebilecek sahneler kullanmaktan çekinmez. Karakterlerin düşüncelerini aktarmaları anlamında diyaloglar önemli bir yer tutar. Bu diyaloglar gündelik dilden uzak, zaman zaman gerçekçilikten bile uzak ama karakterlerin iç dünyasını yansıtan ağdalı diyaloglardır.

2. Dünya Savaşının hemen sonrasında sinema yapmaya başlayan Antonioni, savaşın sosyoekonomik yönüyle ilgilenmez, bireyin iç dünyasına etkisinin üzerinde durur. Savaşın yalnızca yoksul insanları değil aristokratları da etkileyen bir olay olduğunu düşünen Antonioni, varlıklı bir aileden gelmesinin de etkisiyle burjuva hayatını filmlerine konu eder.

İlk filmlerinde kamera kullanımı oldukça amatördür. Kompozisyon anlamında başarılı işler çıkarsa da kamera hareketlerinden uzaktır. Yakın planlardan kaçınıp sahneleri çoğunlukla tek plan çekmesi, kendi biçimsel özelliklerini henüz oturtamadığının bir göstergesidir. L’avventura, Antonioni Sineması’nın biçimsel özelliklerini sergileyen ilk filmdir. Tematik anlamda bir farklılığa gitmeyen Antonioni’nin kamerası, daha hareketli hale gelir, sahne içinde ölçekler ve planlar çoğalmaya başlar. Karakterlerin kadraj içindeki konumları ve birbirleriyle etkileşimleri de oldukça stilizedir. Küçük yaştan itibaren resme ilgisi olan Antonioni, bu tecrübesini renkli çektiği filmlere yansıtır. Antonioni bu durumu şöyle açıklar: Ben filmimi bir ressamın tuvalini boyadığı gibi boyamak istiyorum. Renkler arası bağ kurmak istiyorum ve doğal renkleri kullanırken kendime sınır çizmek istemiyorum .[1] Bu amaçla filmlerinde çoğunlukla pastel renkleri tercih eden Antonioni, görüntünün estetiğine de önem verir.

Antonioni Sineması’nın karakteristik özelliklerinden biri de mekan kullanımıdır. Karakterler mekanla her zaman bir etkileşim halindedir. Antonioni filmlerinde, tek başına, mekandan bağımsız bir şekilde duran veya diyalog kuran bir karakter görmek mümkün değildir. Karakterlerin içinde bulundukları ortam onların bir parçasıdır adeta. Mekan, kimi zaman karakterlerin yolculuklarına eşlik ederken kimi zaman da onların duygu durumlarını yansıtır.

Antonioni filmlerinin müzik kullanımı da görsel dili gibi stilizedir. Filmlerinde çoğunlukla klasik müzik eserlerine yer veren usta yönetmen, birçok filminde İtalya’nın ünlü bestecilerinden Giovanni Fusco ile çalışmıştır. Antonioni, müziği yalnızca bir duygu, bir atmosfer yaratmanın ötesinde filminde anlatmak istediği meta anlamı destekleyen bir araç olarak kullanır.

Kaynakça

1) Chatman, Seymour, and Paul Duncan. Michelangelo Antonioni: the investigation. Taschen, 2004.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here