Broken Flowers (2005), Only Lovers Left Alive (2013) ve Stranger Than Paradise (1984) gibi filmleriyle tanınan Amerikalı yönetmen Jim Jarmusch, hiç şüphesiz yaşayan en değerli sinemacılardan biri. 1980’de sinemaya ilk adımını Permanent Vacation ile atan 66 yaşındaki Jarmusch, genç yönetmenlere taş çıkarırcasına müthiş bir azimle film üretmeye devam ediyor.

Sinemacı, eserlerinde sinemanın estetik değerlerinden, müziğin ve görüntülerin gücünden faydalanarak insanlık hallerini hümanist bir bakışla mükemmelen ele almayı başarıyor. Sinizmin ve karamsarlığın öne çıktığı zamanı yakalayabilen filmleri göklere çıkardığımız bu dönemde, hâlâ umudunu koruduğunu gösteren müthiş bir estetikle dokunmuş şiirsel yapıtlar çıkarıyor.

Bu yazıda 12 Temmuz’da Filmartı aracılığıyla ülkemizde ilk kez vizyona giren, yönetmenin 1995 tarihli yenilikçi, alternatif ve siyah-beyaz westerni Dead Man’i ele alacağım. Senaristliğini de Jarmusch’un üstlendiği filmin oyuncu kadrosunda Johnny Depp, Gary Farmer, Crispin Glover, Lance Henriksen, Michael Wincott ve Eugene Byrd gibi isimler yer alıyor.

Ä°lgili resim

Oldukça sakin mizaçlı ve modern görünümlü biri olan muhasebeci William Blake, verilen iş ilanı için trenle uzun bir yol kat ettikten sonra fabrikaya ulaşır. Fakat William, geç kaldığı için iş çoktan başka birine verilmiştir. Beş parasız olan Blake, ne yapacağını düşünürken karşısına genç ve güzel bir çiçekçi kız çıkar. Kızla bir otelde sohbet ederken bir anda odayı tanımadığı bir adam basar. Adam çektiği silahla kızı öldürür ve Blake’i ağır yaralar. Kendini zar zor dışarı atan genç William, karşılaştığı bilgili olduğu kadar tuhaf da olan Kızılderili “Hiç kimse”nin yardımıyla her anlamda olgun bir insana dönüşecektir.

Dead Man’in alışıldık western filmlerinden oldukça farklı bir çizgide ilerleyeceği filmin henüz ilk sahnelerinden anlaşılıyor. Adeta seyircinin aynası olarak konumlandırılan William, uzun uzun gösterilen tren yolculuğu bölümünde karşılaştığı tuhaf olaylara ve karşısına çıkan eksantrik karakterlerin muğlak sözlerine bir anlam veremiyor. Bu zamana ve mekâna ait olmadığı her halinden belli olan karakter, henüz Hollywood’un elinde kendi karikatürüne dönüşmemiş olan Johnny Depp’in sade ve doyurucu oyunculuğunun da sayesinde üç boyutlu hale geliyor.

Yaşadığı olaylar yüzünden vurulan ve üzerine atılan bir iftira nedeniyle kanun kaçağına dönüşen William’a bu süreçte türün en ünlü klişelerinden olan bilge Kızılderili “Hiç kimse” yardım ediyor. Çocukken sömürgeci İngilizler tarafından toprağından koparılarak batı kültürüyle yetiştirilen karakter, yıllar sonra ait olduğu yere döndüğünde artık her iki tarafa da ait olmadığını anlıyor. Geçirdiği zorlu dönemde tanıştığı ve hayranı olduğu ünlü şair William Blake’le aynı adı taşıyan genç adamı koruyor ve onu kendini koruması için eğitiyor. Baştaki şaşkın konumundan sıyrılan William, bilge sayesinde kendi iç huzuruna kavuşuyor ve peşindeki kelle avcılarının korkulu rüyasına dönüşüyor.

Ä°lgili resim

Bu noktada filmin politik alt mesajlarından da bahsetmek lazım. Western filmlerinin altın çağını yaşadığı dönemlerde sürekli kötülük yapan şeytani karakter olarak resmedilen Kızılderililer’e, Dances with Wolves (1990) gibi filmlerle hak ettikleri değer verilmeye başlandı. Fakat yurtları ellerinden alınan, sürülen ve her türlü şiddete maruz kalan ırka atfedilen bu konum da batının ikiyüzlülüğünün açık bir göstergesiydi. İyi kalpli, sessiz, sakin, mağrur ve mağdur insan klişesine ise Dead Man’de yer yok. Bilge olduğu kadar muzip de olan “Hiç kimse” filmin hem mizahi hem de dramatik yönünü yukarı taşıyan en önemli etkenlerden biri. Olabildiğince çok boyutlu çizilen karakter, sinema tarihindeki en gerçek ve dürüst Kızılderili portrelerinden biri.

Karakterimizin yabancılaşmış hali filmin biçiminde de kendini hissettiriyor. Belirli bir türün içine hapsetmenin zor olduğu yapıtlarıyla tanınan Jim Jarmusch, yabancısı olduğu western türünü oldukça öznel sinemasal tercihleriyle kendisine ait hale getiriyor. İlk olarak eserin siyah-beyaz olmasıyla kendini gösteren bu farklılıklar, sanki bir rüyanın içinde geziniyormuşuz hissini veren mizansenlerde ve görüntü yönetmenliğinde de kendini gösteriyor.

Bunda hiç şüphesiz Breaking The Waves (1996) ve Paris, Texas (1984) gibi pek çok efsane filmin görüntülerinde de imzası bulunan deneyimli görüntü yönetmeni Robby Müller’in katkısı büyük. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Müller, Jarmush’un pek çok filminde kamera arkasına geçmişti. Görüntülerle birlikte filmlerin en önemli diğer sacayağını oluşturan, ünlü müzisyen Neil Young tarafından bestelenen müziklerin filmde yoğun bir şekilde kullanılan ezgilerde oluşturulmak istenen şiirsel ve melankolik hisse destek verdiğini söyleyebiliriz.

Ä°lgili resim

Dead Man, western türünü sevmeyen sinemaseverleri bile görsel ve işitsel olarak doyuracak şiir tadında bir anti-western olarak şüphesiz ilgiyi hak ediyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here