Bazı insanların başına şiir çok geç yaşta gelir, bazılarıysa şiirle birlikte büyür, tıpkı bir kardeş gibi. Bu yazıda şiirle kısa ömrünü paylaşmış bir kadından, Sylvia Plath’ten bahsedeceğim.

Şimdilerde gizdökümcü şair denilince akla gelen isimler arasında başı çeken şairlerden olan Sylvia Plath, henüz sekiz yaşındayken babasını kaybettiğinde şiirle tanıştı. Sekiz yaşındasınız ve kendinizi şiirle ifade ediyorsunuz, bunu sadece yetenekle açıklamak çok basit ve eksik bir tanım olur. Bu onun şiirle yollarını asla ayırmayacağını gösteren ilk işaretti.


Babasını kaybettiği yıllarda hayatı zorlaşırken, güçlü ve aynı zamanda mükemmelliyetçi bir karaktere sahip olan annesinin istekleri çevresinde şekillenir Plath’in hayatı ve tıpkı annesinin istediği gibi okul hayatı boyunca başarılı olup çeşitli burslar kazanarak okur. Üzerindeki etkiyle birlikte Sylvia içine gömülür ve zaten hali hazırda var olan depresif hali büyüyerek omuzlarına taşıyabileceğinden fazlasını yükler. Henüz yirmi yaşındayken ilk intihar teşebbüsünde bulunması sonucunda bipolar teşhisi konulan Plath, hastanede kısa bir dönem tedavi olmak zorunda kalır. Bu süreçte annesine onlarca mektup ve bunun yanında babası için birçok şiir yazar. Öfke, kırgınlık ve bir türlü adı konulamayan birçok duyguyu aynı anda yaşamak zorunda kalmak hassas bir kalp için telafisi olmayan sarsıntı ve yıkımlara yol açar, tıpkı Plath’de olduğu gibi. Taburcu olduğu andan itibaren hiçbir zaman kendini tam olarak ‘iyi’ hissedemez, artık her şey farklı renklerde, farklı şekillerdedir. Dünya ona, herkese döndüğü şekilde dönmüyordur.

“Yataktan önceki, bıçaktan önceki,
Broş iğnesinden ve bu parantezlerde
Beni bağlayan merhemden önceki
Kendime geri dönmektir istediğim;
Atlar akıyor rüzgârda,
Bir mekân, bir zaman, çıkıp gitmiş akıldan.”

Her şey böyle karışık ve içinden çıkılmaz bir hal almaya başladığında tıpkı kendi gibi şair olan Ted Hughes’le tanışır. Bu hayattan bir kaçış bileti gibi gözüken Hughes’la yaptığı ani evlilik bir nevi hayatının ikinci dönemine başlangıcı olur. Mutlu günleri çabucak son bulurken Sylvia bu evliliği, yaratıcılığını körelten ve kendini kendine yabancı hale getiren bir olay olarak yorumlar. İki çocuk dünyaya getirdiği bu evlilikte Plath, eşinin onu aşırı ihmal edişi, aldatmaları ve yaşanan kıskançlık krizlerinin sonrasında boşanma kararı alır. İşte yine sahnede hayat tarafından yüzüstü bırakılmış olmanın getirdiği yalnızlık ve karamsarlıkla baş başa kalan o kadın.

Çıkış yolu sandığı kişinin aslında bir çıkmaz olduğunu fark ettikten sonra hep olmak istediği ‘özgür ruhlu şair’ den uzaklaştığını hissetmek, uzaklaşırken de dönüştüğü kişinin bir erkeğin yolunu gözlemek ve çocuklarıyla ilgilenmek dışında bir şey yapamayacak hale gelmiş olduğunu görmek hayatında bir şeylerin değişmek zorunda olduğunu söyler gibiydi.

“Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi; 
Açarım göz kapaklarımı ve doğar her şey yeniden.
Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.

Yıldızlar vals yaparlar, kırmızı ve mavi,
Ve keyfi bir siyahlık dörtnal peşinden:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini
Ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini.
Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.

Devrilir gökten Tanrı, solar cehennem ateşleri:
Melek ve Şeytan’ın adamları çeker giderken:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Hayal ettim söylediğin yoldan döneceğini,
Fakat yaşlandım, artık unuttum ismini.
Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.”

Tarih 11 Şubat 1963 olduğunda her şeye son vermek, istediği şekilde başlayamadığı hayatını kendi kararıyla bitirebilmek için sabah erkenden kalkar ve sanki günlük bir rutini gerçekleştirirmiş gibi çocuklarının baş ucuna süt ve kurabiye koyar. Çocukların odasının kapısının etrafını iyice kapatır ve mutfağa gidip havagazını açar. Önceki deneyimlerinde başarısız olan Plath bu sefer arzuladığı ölüme kavuşur.

 “Ölmek, her şey gibi, bir sanattır.
Bu konuda yoktur üstüme.
Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.”

30 yıllık yaşamı boyunca hayatın kadın tarafını anlatarak döneminde yaşamış bütün kadınların sesi oldu. Otobiyografisi olarak gösterilen “Sırça Fanus” adlı eseri aynı zaman da çoğu yazara göre ilk feminist romandır.

Sylvia seni anlıyor ve seviyoruz, hepimiz tıpkı senin gibi bazen sırça fanusun içindeki o ölü kelebek oluyoruz. Fanusun kapağının tekrar kapanıp kapanmayacağını bilmeden bekliyor ve başkasının avucundaki bir hayatı yaşıyoruz. Belki de sen haklıydın, bu hayatı istediğimiz gibi yaşamanın bir yolu yok.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here