Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
31

Medeniyetin kökenlerinde şiddet vardır. İnsanın doğadan ayrılması büyük bir şiddetle başlamıştır.

-Sigmund Freud

Şiddetin, insan doğasının ayrılmaz elementlerinden biri olduğu yadsınamaz bir gerçek. Orta Çağ’da gladyatörlerin birbirini öldürmesinin eğlence adı altında izlenildiği dönemleri düşünmek bile bu fikri destekliyor. Özellikle günümüzün gelişen teknolojisiyle birlikte maruz kaldığımız şiddet içerikleri epey artmaya başladı. Akşam yemeğimizi yerken haberlerde sanki çok normalmiş gibi savaştan kaçıp boğularak ölen mültecileri, kadın cinayetlerini, çocuk istismarlarını izliyoruz. Maruz kalınan şiddetle orantılı olarak da şiddeti daha fazla kanıksıyoruz. Kanalı değiştirmemizle eş zamanlı olarak gördüklerimizi unutuyor, duyarsızlaşıyoruz.

Gündelik hayatlarımızda bu kadar yer kaplayan bir olgunun sinemada kapladığı alanın büyüklüğü de normal hale geliyor. Özellikle şiddet ile karakterize olan ana akım sinemasında karşımıza çıkan kahramanlıkla özdeşleştirilmiş şiddet, normalleştirmenin büyük bir parçası. Aşkı, romantizmi, mutlu aile dinamiklerini idealize ettikleri gibi şiddeti de idealize edip meşru bir şiddet kavramı yaratan Hollywood sineması, şiddeti araç değil amaç olarak kullanmakta. Hatta bunu bir üst seviyeye taşıyıp şiddeti estetize ederek haklı dahi çıkarır. Örneğin; “İyiler her zaman kazanır.” mottosuyla çekilen kahramanlık filmlerinde iyi adam kötü adamı alt edene kadar onlarca kişiyi öldürebilir ve bunu hiç de garipsemeyiz. Şiddet olumlanmıştır, hatta özendirilme seviyesine getirilmiştir.

Hayata sinema perdesinden veya televizyonlarımızdan bakmanın verdiği güvenceyle bizden binlerce kilometre ötede yaşanan şiddete kayıtsız kalırız, hatta bir bakıma bundan haz duyarız. İşte Haneke sineması da tam bu noktada devreye giriyor. Pazarlanan bu bir dizi şiddet kalıbını yerle bir ederek o çok rahat koltuğumuzun demirlerinin batmaya başladığını hissettiriyor bize adeta.

Haneke filmlerinde tema iletişimsizlik, yabancılaşma ve şiddettir. Buradaki şiddet estetiklikten uzak, sıradan ve sebepsizdir. Ana akım sinemasındaki gibi kendini savunmak veya adalet misyonuyla değil, tamamen “öylesine” bir şiddet. Haneke, amaçsız şiddet konusunda A Clockwork Orange’tan etkilendiğini söyler. Örneğin Funny Games’te Paul ve Peter’ın uyguladığı şiddetin hiçbir sebebi yoktur, karakterlerin geçmişine dair de hiçbir şey bilmeyiz. Kendilerine “Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sorulduğunda cevap vermezler, çünkü verecek bir cevapları yoktur. Seyirci bütün bunların neden yaşandığına dair bir gerekçe aramaktadır; belki bir çocukluk travması, belki şiddet gören ailenin aslında göründüğü kadar masum olmayışı…  Fakat buradaki şiddet tamamen dürtüseldir, içten gelir. Çünkü gerçek şiddet de tam olarak böyledir. Ayrıca distopik veya gerçeküstü ortamlarda ve bize çok uzak karakterlerin başına gelmez. Evinde sıradan bir pazar kahvaltısına hazırlanan orta sınıf bir aileye, yani hepimize uygulanır şiddet. “Sadece bir film.” diyemeyiz; çünkü gerçek hayatta da beynimize saplanan bir kurşunun bizi öldüreceği aşikardır. Funny Games’teki uzaktan kumanda sekansında olduğu gibi, zamanı geriye sarıp ölüyü diriltemeyeceğimizin bilincine varırız. Kısacası, Haneke filmlerinde portrelenen kişiler seyircinin aynadaki yansımalarıdır. Seyirci bu aynaya bakınca kendini rahatsız hisseder, rahatsızlığı ise yabancılaşma takip eder. Haneke’nin şok edici ve itici düzeydeki şiddet kullanımı modern medyadaki şiddet içeriğinin uyuşturduğu insanları rehabilitasyona sokmaktır bir nevi.

Funny Games (1997)

Haneke, filmlerinde yabancılaştırma efektini çok sık kullanır. Brechtyen bu anlayışın sebebi ise izleyiciye rahatsızlık vermek. Hollywood sinemasındaki ezberleri bozan bu yaklaşımıyla seyirciyi rahatsız ederek dikizleme zevkini elinden alır ve seyirciyi kafa yormaya iter.

Haneke’nin yapmak istediği şey, filmindeki bir karakterden hiçbir farkımız olmadığını gözümüze sokmaktır. Bunu da bizi o moda sokarak yapar, Der siebente Kontinent filminin ilk yarısındaki monotonluk bizi sıkar, çünkü içimizde bir yerlerde o monotonluğun kendi hayatımızın monotonluğuyla ne kadar paralel olduğunu fark ederiz.

Özellikle ilk uzun filmi olan Der Siebente Kontinent’in içinde bulunduğu “Duygusal Buzlaşma Üçlemesi”nde yabancılaşma, anlamsızlık, tüketim çılgınlığı ve sebepsiz şiddet hat safhada işlenmiştir.

Der siebente Kontinent (1989)

(spoiler) Üçlemenin ikinci filmi olan Benny’s Video’da hayatın realitesinden uzaklaşıp medyatik gerçeklik içinde kaybolan bir çocuk vardır karşımızda. Benny’nin hayatla bağı kopmuştur ve gerçekliği sadece videolar üzerinden deneyimler. Benny tanıştığı bir kıza domuzun ölüm sahnesini izletirken kızın verdiği “Kar yağıyor.” tepkisi, seyircinin tepkisizliğini yüzüne çarpar. Tıpkı bizim haberleri izlerkenki tepkisizliğimiz gibi. Benny’nin öldürdüğü kızın cesedi dolapta beklerken “Acıktım.” demesi de haberleri izlerken yemeğimize devam edişimizdir. (spoiler)

Çocuklar duygusal ya da entelektüel destek verilmeksizin televizyonun önünde bırakılırsa, onlar için Saraybosna’daki bir cesetle “Terminatör”deki bir ceset arasında gerçeklik açısından bir fark kalmaz. Benny aslında ne yaptığının farkında değil, çünkü videolarda tek yapmanız gereken filmleri geri almak, böylece ölen insanlar yeniden canlanır.

-Michael Haneke

Benny’s Video (1992)

Haneke’nin en şiddet dolu filmlerinde bile şiddet direkt olarak gösterilmez. Yönetmenin kendi sözleriyle:

Benim için asıl soru, seyirciye şiddet ve şiddetin temsili karşısındaki konumunu göstermektir. Şiddeti nasıl gösteririm değil.

-Michael Haneke

Eğer günlük hayattan biraz uzaklaşıp kafa dağıtmalık film arıyorsanız kesinlikle bir Haneke filmi izlemenizi tavsiye etmiyoruz. Hatta sağlam bir psikolojiye sahip, gerçeklerle ve kendinizle yüzleşmeye hazır iseniz bile oldukça rahatsızlık duyacağınızı bilmekte fayda var. Tabii bir yandan, ne kadar rahatsız olursanız o kadar başarılı bir Haneke filmi izliyorsunuz demektir.

Kaynak: PsikeSinema Dergisi 15. Sayı

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
31

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here