İmza attığı sekiz filmle sinema tarihinin büyük ustaları arasına girmeyi başaran İtalyan yönetmen Sergio Leone, Clint Eastwood’u meşhur eden “Dolar üçlemesi”, (“For a Fistful of Dollars”/”Bir Avuç Dolar İçin”, “For a Few Dollars More”/”Birkaç Dolar İçin”, “The Good, The Bad, and the Ugly“/”İyi, Kötü ve Çirkin“) ve “Once Upon a Time in the West” (Bir Zamanlar Batı’da) filmleriyle önce Western türünü yenileyip, kovboyların İtalyanca konuştuğu, Avrupai çekim tekniklerine ve sağlam hikayelere sahip spagetti western türünü ortaya çıkardı, sonra “Once Upon a Time in America” (Bir Zamanlar Amerika’da) ile gangster filmlerine el attı. İtalyan usta, son filmi “Bir Zamanlar Amerika’da”nın ardından verdiği bu röportajında Amerikan kültürü ile ilgili düşüncelerinden çocukluğuna ve hayata geçiremediği projelerine kadar birçok konuya eğiliyor.

Çocukken kafanızda bir Amerika imajı var mıydı?

Evet, çocukken hayal dünyamda Amerika’nın yeri vardı. Tüm çocukların çizgi roman aldığı, James Fenimore Cooper ve Louisa May Alcott okuduğu ve filmler izlediği bir yerdi benim için; yetişkinlerin yaşadığı dünyanın tam zıddı idi. 1929 yılında Roma’da doğdum, Mussolini‘nin imparatorluğu döneminde büyüdüm- yalan haberlerle dolu gazeteler basılıyordu, Tokyo ve Berlin ile kültürel bağlar kuruluyor, ordu sürekli olarak şenlikler düzenliyordu. Fakat benim ailem faşizm karşıtıydı ve sinemayı seviyorlardı, o anlamda herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Çok film izledim.
Buna rağmen Hollywood ile tanışmam savaş sonrasına denk geliyor. Yankee ordusunun bize sunduğu tek şey ithal çikolatalar veya sigaralar değildi. İtalya’da binlerce film gösterildi, hiçbirinin İtalyanca dublajı yapılmamıştı. İki-üç sene boyunca ayda en az 300 film izlemiş olmalıyım. Western’ler, komediler, gangster filmleri, savaş öyküleri- hepsini gördüm. Yayınevleri Hemingway’in, Faulkner’ın, Hammett’ın ve James Cain’in eserlerini çeviriyordu. Bize atılan kültürel bir tokattı tüm bunlar.
Bu durum, Amerika’nın dünya için arz ettiği önemi anlamamı sağladı. Sadece “Amerikan tarzı yaşam” söylemleri ile “idealize düşüncelerini” seyreltmeye çalışan Amerikalılar değil, filozoflar, serseriler ve İspanyol gemileri tarafından keşfedilmeden önceki kara parçası için de geçerli bu durum. Amerikalılar bu kara parçasını geçici olarak kiraladılar; ve ona iyi davranmazlarsa, mitik yönünü törpülerlerse, filmleri eskisi gibi etki yaratmaz olursa orayı terk etmek zorunda kalabilirler. Veya başka bir Amerika keşfedebilirler.

Babanız Vincenzo Leone de film yönetmeniydi. Babanız sinemaya bakış açınızı etkiledi mi?

Çocukken sinemanın babam tarafından keşfedildiğini zannederdim. Babam benim için Noel Baba gibiydi; perdenin sınırladığı alanın dışındaki makyözler, çok sayıda teknik eleman, kuaförler, sesçiler ve set çalışanlarını tanıma imkanım oluyordu. Elektrik kablolarından, kameralardan, mikrofonlardan anlıyordum. Film yapımında teknik bilgi çok önemlidir, galiba bu yüzden babam bunları tanımamı istedi. Miksaj işlemi benim için bir tür ayin gibiydi, çekim kısmı ise oldukça eğlenceli geliyordu.

Image result for sergio leone on set

Once Upon a Time in America’nın senaryosunu yazdığınız zorlu süreci anlatabilir misiniz?

The Good, the Bad and the Ugly‘i yaptıktan sonra Once Upon a Time in America‘nın konusu şekillenmeye başladı. Harry Gray’in The Hoods adını taşıyan kitabını okudum. Yahudi gangsterlerin hikayesini anlatıyordu, üç kere şanssızlarsa beş kere kararlı ve adanmışlardı; talihlerini değiştirmek için Tanrı’ya kafa tutmaya hazır karakterlerdi. Bana Boris Karloff’un baş rolünde oynadığı The Mummy‘i hatırlattı ve yapmak istediğim filmin bu olduğuna karar verdim.
Kitabın uyarlama haklarının peşine düştük, fakat başka biri çoktan almıştı. Epey bir para karşılığında bu hakları yasal sahiplerinden almayı başardık. Senaryo kısmı kabus gibiydi; metnin üzerinde çalışan ilk isimlerden biri Norman Mailer idi. Roma’da bir otel odasına kapandı, bir şişe viski, daktilosu ve bir kutu sigara ile. Fakat, üzülerek söylüyorum ki ortaya Mickey Mouse gibi bir şey çıkardı. Norman’ın eski bir hayranıyım, fakat film yazmak için uygun biri olduğunu düşünmüyorum.

Prodüksiyon sürecinde sürekli olarak doğal ve doğaüstü problemlerle mücadele ettik- senaryonun her yeni versiyonu konseptten biraz daha uzaklaşıyordu. Düşmanlık beslediğim kişilerle çalışmama kararı alalı uzun zaman olmuştu ki, Arnon Milchan ile buluştuk. Prodüksiyon işine girmeden önce Gotik bir katedralde şeytan çıkarma işlerini yapıyor olmalıydı. Her şey yavaş yavaş şekilleniyordu; Leo Benvenuti ile Stuart Kaminsky mucizevi şekilde senaryoyu tamamladılar. İki yıl boyunca çalıştık ve limana ulaştık.

Amerikan mitlerinden epey etkilenmişe benziyorsunuz: Önce Vahşi Batı hikayeleri, şimdi de gangsterler. Bunun nedeni ne?

Amerikan mitlerinden etkilenmiyorum, daha doğrusu bir mit olarak Amerika beni herkes gibi büyülemiyor. Sinema istisnai durumlar haricinde bu imaja katkı da sağlamıyor. John Ford‘un geniş alanlarda geçen filmlerini, veya Martin Scorsese‘nin şehirdeki klostrofobi vakalarını anlatan filmlerini seviyorum; Amerika’nın alternatif yanlarını gösteriyorlar. Amerika bir peri masalındaki peri gibi: “Sıradışı olanı arzula, isteklerin gerçek olsun; fakat senin bile fark edemeyeceğin şekillerde“, diyor. Benim sinema anlayışım da bu tip sözlerle oynuyor. Sosyolojiyi beğeniyor ve destekliyorum, fakat halen fabllarla, masallarla ve onların karanlık yönleriyle daha çok ilgileniyorum.

Image result for Sergio Leone
Clint Eastwood ile.

Clint Eastwood’un o zamanlar Amerika’da kimsenin fark edemediği hangi özelliği dikkatinizi çekti?

Michelangelo‘ya heykellerinde kullanacağı mermer kalıplarını nasıl seçtiği sorulur, doğru mermere bakınca Musa’yı gördüğünü söyler. Ben de sorunuza aynı cevabı vereceğim- ama tersten. Clint Eastwood ile çalışmadan önce, 1964 yılında, ikinci sınıf bir Western dizisinde rol alıyordu. Ona bakınca işlenebilecek bir kalıp mermer görüyordum.

Filmleriniz oldukça erkeksi. Kadınlara karşı olumsuz düşüncelere sahip misiniz?

Kadınlar hakkında olumsuz düşüncelerim yok, en iyi arkadaşlarımın çoğu kadındır. Çoğunlukta olanlara saygı duyarım, azınlıktakilere ise müsamaha göstermekten geri durmam. Bir kadınla evliyim, iki kızım var, oğlum yok. Yani eğer filmlerimde kadınları ihmal ettiysem bunun nedeni kadın düşmanı veya şovenist olmam değil. Hep epik filmler yaptım, ve bu filmlerin tümü maskülen evrenlerde geçiyordu, hepsi bu.

Once Upon a Time in the West‘te Claudia Cardinale‘in canlandırdığı karakter iyi yansıtılmış bir kadındır bence. Sıradışı, şiddetten kaçınmayan bir karakterdir. Yine de birkaç senedir kadın başrollü bir film üzerinde çalışıyorum; her gece yatmadan önce düşündüklerimden biri bu. Zihnimi fena olmayan fikirler bulabilmek için didik didik ediyorum. Fakat, ihtiyattan mıdır, batıl inançlarımdan mıdır bilemem, bu fikirlerden kimseye bahsetmemeyi tercih ediyorum. 1966-’67 senelerinde Amerikalı gangsterler ile alakalı bir proje fikrimi Warren Beatty‘e anlatmıştım, birkaç hafta sonra Bonnie and Clyde‘ın çalışmalarına başladığını açıklamıştı. Böyle tesadüflerden rahatsızlık duyuyorum.

Image result for Sergio Leone robert de niro
Robert De Niro ile, “Once Upon a Time in America” setinde.

Film yapmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz neler?

Çok çizgi roman okuyun, sıkça televizyon izleyin, ve filmlerin yalnızca züppeler, başka sinemacılar veya aksi eleştirmenlerin anneleri için yapılmadığını bilin. Başarılı bir film toplumun her kesimine ulaşır; aksi, deliği olmayan bir donut’a benzer.

Once Upon a Time in America’yı bitirdiğinize göre, filmi tekrar izleyip değerlendirme yapacak mısınız?

Once Upon a Time in America şimdiye kadar yaptığım en iyi film, Harry Gray’in romanını ilk kez elime aldığım andan beri biliyordum bunu. Çekim süreci Dick Tracy’nin çenesi kadar gergin geçtiyse de, bu filmi yaptığım için mutluyum. Hep böyle olur zaten; film çekmek berbattır, fakat bir filmi yapmış olmak güzel bir histir.