”-Ringde kavga ettiğimi söylerler. Ama kavga etmeyip boks yapacağım.

+ Aynı şey değil mi?

-Değil. Kavgada dalaşılır. Sen bana vurursun. Ben sana. Boks, zeka işidir. Rakibi indirmek için sistemli yumruk atarsın. Benim taktiğim; kafa-vücut. ”

 

Fakir mahallelerden çıkan kahramanların hikâyelerini anlatan spor müsabakası filmleri (underdog), kendisine sağlam bir kitle oluşturdu. Zaten bu türün Rocky ile daha da kabul görür hale geldiği inkar edilemez bir gerçek. Amerika’nın boks filmlerine bebeği gibi sahip çıkması da asla bir tesadüf değil tabii ki. Türde oluşacak potansiyeli önceden fark etmeleri, bu filmlerin çıkış kaynağını Hollywood yaptı ve bu başlık altında çok kaliteli filmler, sinemaseverlerle buluştu. Martin Scorsese‘ın Raging Bull‘u, Franco Zeffirelli‘nin The Champ‘i, Clint Eastwood‘un Million Dollar Baby‘si ve bahsetmeye gerek bile olmayan John Avildsen‘in Rocky‘si en göze çarpan örneklerdenken; Gavin O. Connor‘ın Warrior‘u, Antoine Fuqua‘nın Southpaw‘u ya da Ron Howard‘ın The Cinderella Man‘i türün alternatif ve kaliteli örneklerinden.

Three Kings,  Silver Linings Playbook, American Hustle ve Joy gibi filmlerin yönetmen koltuğunda gördüğümüz David O. Russell‘ın, genel olarak sevdiği oyuncularla çalıştığını biliyoruz. Bu sefer bizlere güzel bir jest yapıp The Fighter filmi için en gözde iki oyuncusunu bir araya getirmiş. Kimlerden mi bahsediyoruz? Christian Bale ve Mark Wahlberg.

İlk önce filmin konusuna kısaca değinelim. Ayrıca yazının karakter incelemesi tadında yazıldığını da en baştan belirtelim. En İyi Film dalında Oscar’a aday olmuş, çıkış noktasını gerçek bir hayat hikâyesinden alan The Fighter, Dicky Englund ve Micky Ward adlı iki kardeşin, yaşanan her şeye rağmen ailelerini ve bağlarını ayakta tutma çabalarını, boksu merkezine alarak anlatıyor. Dicky, uyuşturucu bağımlısı olan eski bir boksör. Geleceği çok daha farklı olabilecekken yeteneğini boşa harcamış ve şu an kardeşini eğitiyor. Mickey ise Dicky’nin üvey kardeşi. Abisine göre çok daha farklı bir kişiliğe sahip olan Mickey, abisi ve annesinin hırsları ve egoları altında ezilirken çok büyük bir mücadele vermeye çalışıyor.

”Film, seyirciyi ilk 10 dakikada etkilemelidir ki seyirci izlemeye devam etsin.” cümlesinin hakkını veren güzel bir açılış sekansıyla karşılıyor film bizi. Daha ilk dakikalarda, Dick ve Mickey’nin birbirinden karakter olarak çok farklı olduğunu ve yaşadıkları yer olan Lowell’da sevilen insanlar olduğu gösteriliyor. Kasaba gibi bir yer olan Lowell’ın kendi içinde herkesi tanıyan ve bilen bir yapısı olduğunu hemen anlıyorsunuz. Alice Ward‘un anneleri, George Ward‘un babaları ve Charlene Fleming‘in Mickey’nin aşık olacağı kadın olduğu  daha ilk dakikadan net bir şekilde veriliyor seyirciye.

Filmin tartışmasız en büyük avantajı, kusursuz tiplemeleri ve mükemmel denebilecek kadar iyi yapılmış rol dağılımı. Russell’ın, bu iki oyuncuyu başrole koymasının ne kadar doğru bir karar olduğunu filmi izlerken çok daha iyi anlıyorsunuz. Senaryo bize Amerikan Rüyasının görülmeyen tarafını göstermek istiyor gibi. Russell kamerasını, tek kurtuluşu -sonunda ölümde olsa- bilinçsizce dövüşmekte bulan işsiz bir grubun hayatının derinliklerine indiriyor. İşte film bu noktada türün iyi örneklerinin içinden sıyrılmayı ve kendini göstermeyi başarıyor. Çünkü film, bir boks dramının yanı sıra dağılmış bir ailenin iç perdesini de aktarıyor.

Dicky Englund, zamanında Sugar Ray Leonard‘ı yendiği için her fırsatta bunu dile getiren ve eroin bataklığına düşüp fiziğini tüketmiş bir adam. Bu noktada karakterden önce  ”metod oyunculuğu” dediğimiz zaman akla gelen belki ilk isim olan Christian Bale için bir parantez açmak gerekiyor. Vücut değişimlerini çok sık gerçekleştiren oyuncu, Dicky rolü için çok fazla kilo veriyor. Asıl takdir edilmesi gereken nokta ise verdiği kilodan çok, kiloyu çok kısa zaman aralıklarında verip alması (Başarılı oyuncu, bu rolden hemen sonra The Dark Knight Rises için eski kilosuna geri dönmüştü.). Yani anlayacağınız, metod oyuncusu olduğunu bir kere daha herkese kanıtlıyor. Her oyuncu karaktere kendinden bir şey kattığı için aynı karakterleri farklı oyuncular canlandırdığında, seyircide aynı etkiyi veremeyebiliyor -bunu Joker örneğinden daha net anlayabiliriz. Heath Ledger ve Jared Leto kendi yorumlarını karaktere işlemişlerdi- . Uyuşturucu bağımlısı birini, acınası ya da bataklığa düşmüş biri olarak değil de daha içten yansıtmayı başaran oyuncu, performansıyla hem kalıpların dışına çıkmayı hem de akıllara kazınan bir performans sergilemeyi başarabiliyor. Bunu herkes görmüş olmalı ki ‘The Fighter” filmindeki oyunculuğu,  ”En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında Oscar’ı ve Altın Küre’yi evine götürmesini sağlıyor.

Mickey Ward, abisi ve annesinin gölgesinde kalmış, boksla hayata tutunmaya çalışan bir adam. Abisinden çok farklı. Filmin her saniyesinde Dicky’le karşılaştırılan ve her zaman zayıf görülen taraf olduğu veriliyor seyirciye. Hatta bununla ilgili artık içindekileri söylediği bir sahne de var annesine.

”Bir kere de esas oğlan Mickey olmasın mı anne?”

Abisinin yapamadığını yapmaya çalışırken bazen  hırsına kurban gidiyor ama yine de ailesine sahip çıkıyor. Filmin, aile dramı olmasında en büyük etken Mickey karakteri zaten. Çünkü, onun tek zaafı -darmadağın da olsa- ailesi. Evet, abisinin altında çok ezilmiş ama abisine hayran bir küçük kardeş aslında. Bunu tek bir sahneyle o kadar içten vermiş ki senarist ve yönetmen.

” – Sence, Sugar Ray Leonard’ı nakavt ettim mi?

+10 raunt dayandın. Ona en çok dayananlardan biriydin. Sen benim kahramanımsın. 

-Eskiden öyleydim. Eskiden…”

Diğer oyunculuklara bakıldığı zaman Mark Wahlberg’in içlerinde sönük kaldığını görmek insanı biraz üzüyor. Bunun nedenleri,  uzlaşmacı bir karakter olması ya da diğer herkesin taşkınlığını nötrlemesinden dolayı olabilir. Herkesi alttan almaya çalışmak çok kolay bir durum olmasa gerek. Karakter sönük kalınca aşk giriyor araya. Charlene, üniversiteye girebilmiş ama şu an barmenlik yapan bir kadın. Kendi çizgileri var ve bunu en başında gösteriyor Mickey’e. Amy Adams, rolün hakkından gelmiş olabilir ama benim karakterle ilgili bazı sıkıntılarım oldu. Her ne kadar ailesi Mickey’e belli noktalarda zarar vermiş olsa da aile işlerine bu kadar burnunu sokmalık bir durum olmadığı gibi ”Dicky varsa ben yokum” gibi tavırlar sergilemelik bir durum hiç yoktu. Özellikle, Alice ile olan çatışmaları Mickey’i ailesinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadı diyebiliriz.

Melissa Leo, Dicky’i her zaman Mickey’nin üstünde tutmuş, çocuklarına bağlı, dominant bir anne olarak karşımıza çıkıyor. Mickey’nin menajerliğini yaparken bir anda kendisini kovulmuş buluyor. Bu onu çok üzse de, Mickey’e çok sinirlense de şampiyonluk yolunda onu yalnız bırakacak bir anne asla değil. Dicky’e zaafı olması, onu kötü bir anne yapmıyor anlayacağınız. Charlene karakteri ile yaşadığı çatışmalar Mickey’i yine çıkmazlara sürüklüyor. M. Leo, dominant ve hırslı anne karakterine o kadar hakim ki filmdeki başarılı oyunculuğuyla ”En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında Oscar ödülünü kucaklıyor.

Küçük bir toparlama yaparsak; The Fighter, gerek ince işlenmiş senaryosuyla gerek oyunculuklarıyla kendini klasik boks filmlerinden sıyırmayı başarabiliyor. Belki, Rocky ya da Raging Bull kadar dikkat çekici ve heyecanlı olmayabilir ama yönetmen ve senaristin doğru dokunuşlarıyla en az diğer filmler kadar değerli ve bu değeri görmeyi hak ediyor.

Filmde duygusal bir sahnede dinleme fırsatı bulduğumuz bu güzel şarkıyı buraya bırakıyor ve izlemek isteyenler için de hemen alta fragmanı ekliyorum.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here