Hakkettiği değeri görmeyen sanatçılar ve onların o güzel eserleri ile ne zaman ve nerede karşılaşsam büyük bir üzüntü çöker üstüme. Bunun daha ötesinde olan, meselenin bir kızgınlığa dönüşme hali de mevcut. Fakat konuya, hayatın her alanında yapmamız gerektiği üzere, serin kanlılıkla bezenmiş bir duruş ile yaklaşmak en doğrusu, en akıllıcası. Okuyacağınız satırları Niki Vavaiti’nin yardımıyla kaleme aldım. Onun çeviri konusundaki katkıları olmasaydı, yazdıklarım anlam ve detay hususunda sahip olması gereken doygunluğa ulaşamazdı. Kendisine çok teşekkür ederim. Bu yazıyla odaklanma niyetinde olduğum nokta, müzikal yönelimler çemberimizin içine neden bir türlü belirli tınıların alınmıyor oluşunun sorgusudur. Peki bu sadece bize has bir sıkıntı mıdır? Elbette hayır, ama bizim payımıza düşen yerinin diğerlerinden daha hüzünlü olduğu kanaatindeyim.

Sorunun çıkış noktası, hayatın pek çok alanında olduğu gibi değer yargılarımıza gelip çatıyor. Neye ve kime ne kadar değer veriyor oluşumuzun gözden geçirilişine dayanıyor. Bir yapıtı göklere çıkararak övmek veya yerin dibine çalarak kötülemek, çok değer vermek ya da işin gerçek değerini görmezden gelmek problemli ritüellerimizden. Aynı ritüeller, bir eylemin bireyde ekonomik anlamda kayıplara yol açmadığı için başka etkilerinin ortaya çıkmayacağı inancıyla paralel ilerliyor. Halbuki, üstüne düşünülmeden dağıtılan her olumlu veya olumsuz kelamın müzik piyasası üstünde inanılmaz bir etkisi var. En başta bahsettiğim müzikal yönelimler çemberimizi gönlüne göre dürten bu deli akımdır işte. Bunu kontrol etmek, şekillendirmek mümkün müdür? Elbette hayır. “E isyanın boşuna be kardeşim!” dediğinizi duyar gibiyim, farkındayım..

Düşünsel anlamda boşa kürek çekmeyeceğimiz asıl meselemize gelecek olursak, samimi üretimleri göz ardı etme, onları sadece bir şekilde “popüler” hale geldikten sonra keşfetme hastalağına yakalanan müzikseverler maalesef bir hayli çok. Müzikal keşif irademizi dinleme listelerine ve dijital önerilere yükleme alışkanlığının, müziğin özüne ne derece bir zarar verdiğinin hangimiz ne kadar farkında bilmiyorum ama bu tablo, ortak müzikal hafızaya sahip olduğumuz toplumların ortaya çıkarmış ve çıkarmakta olduğu cevherlerden bizi bihaber kılıyor. Onları keşfetmek, üzerlerindeki tozu bir güzel silip baştacı etmek ise yine ortak müzikal hafızayı yoklamaktan geçiyor.

O ortak müzikal hafıza ki, aynı çeşmenin suyunu içmiş, aynı dağın patikasından kaya koruğu toplamış, aynı iyotlu havayı ciğerlerine çekmiş ve aynı denize uzun uzun bakıp ilham almıştır. Çakıcı ile konakları beraber yakmıştır. Pek çokları farkında olmasa dahi, bize ne kadar yakın olduğundan bihaber olduğumuz bir hafızadır. Bu gün sokağa çıkılıp sorulduğunda, bir “müzikseverin” bizlere Kuzey Amerika’dan otuz tane farklı sanatçı ismi sayması mümkündür. Güney Kore’den on farklı k-pop grubu da sayması mümkündür. Peki sadece üç sanatçıyı Yunanistan’dan sayması mümkün müdür? Ekseriyetin bunu gerçekleştirebileceğini zannetmiyorum. Bu bir problem midir? Ben öyle olduğu kanaatindeyim. Neden bir problemdir? Bunun cevabını şu iki soruyu sorarak vereyim. Bize kültürel, entellektüel ve fiziksel anlamda fersah fersah uzak olanları bağrımıza canhıraş bir şekilde basarken, tüm ayrıntılarıyla bize yakın olana kulaklarımızı tıkamak ne kadar doğrudur? Sırf bazı kaynaklar bu toplumların müziğinden hiç bahsetmiyor diye o toplumlardan dinlemeye değer sanatçıların çıkmadığı sonucuna mı varmalıyız? İşte zihnimdeki bu sorularla yola çıkarak, bu yazımı vefalı bir dinleyicisi olduğum güzel insan, güzel sanatçı, Lizeta Kalimeri’ye adıyorum.

Sanatçı 1969 yılında, İzmir’in ikiz kardeşi, Selanik’te dünyaya gözlerini açmış. Müziğini icra etmeye erken yaşlarda, gitar çalmaya ve şarkı söylemeye olan merakıyla başlıyor. Profesyonel olarak kariyerine başladıktan sonra, Yunanistan’nın en saygın isimleriyle çalışma imkanı buluyor. Stavros Kouyioumtzis’ten Manolis Rasoulis’e, Haris Alexiou’dan Maria Farantouri’ye ve daha saymaya kalsam sonuna ulaşmanın uzun bir zaman alacağı pek çok isimle müzikal anlamda dirsek temasında bulunuyor. Diğer yandan, Maria Konstantinou–Stamatiou ile beraber Tis Asiatidos Mousis Erastai gibi harika albümlere imza atıyor ve en son 2009 yılında Dexia ki Aristera albümü ile boy gösteriyor fakat daha sonra benim de nedenini araştırmama rağmen bulamadığım uzun bir sessizliğe çekiyor kendisini. Bu sessizlik tam 9 yıl sürüyor.

İşte aylar önce bu sessizliği En Flya isimli albümüyle bozarak, sevenlerini mutlu etti, kulaklarımızın pasını sildi. Aradan geçen yıllar, hala tasvir etmekte zorlandığım sesindeki o duru buğuluktan bir şey eksiltmemiş. Yine aynı samimiyetle karşımızda. Albümdeki parçaların sözleri sanata farklı kulvarlarda gönül verenler tarafından yazılmış. Bunların içinde şair Titos Patrikios, ünlü besteciler Giorgos Sideris, Manolis Rasoulis, Orfeas Peridis, Dimitra Pantelida-Melaki ve Romos Filyras mevcut. 

Kalimeri’nin bu son albümü insanın dinledikçe dinleyesinin geldiği türden. Her parçayla dinleyiciyi tatlı bir huzura boğuyor. “Ah derin deniz, sar beni mavi kollarınla. Ah patikasız dağlar beni zirvene götür.” diyerek pastoral nağmeler iliştiriyor kulaklarımıza. “Şehirler paslı, köyler buğulu, bırakın Knossos’un kıyısında bir üzüm bağına sahip olayım.” diyerek güzel hayallere sevk ediyor bizi. “Ayrılık adil değil.” ve “Bırakın aşıklar içip gökyüzüne yükselsinler.” diyerek lirik çıkışlar yapıyor. “Gemimiz battı. Teknemizle denize açılacağız. Kadehlerimizi şarapla dolduralım. Sarhoş olmamız gerek. Bu yeni maceramız uzundur, kutlamamız gerek.” diyerek insanın zihninde Homerik imgeler filizlendiriyor. Tüm bunları söylerken eserlerin sahip olduğu melodi ve ritm insanı alıp tüm dertlerden uzakta, Ege’de bir adadan bir adaya sürüklüyor.

Gelin biraz da kıyının hemen karşı tarafındaki sese kulak verelim, zira hatırı sayılır bir zamandır çok uzaklara dalmış bulunmaktayız.

İyi dinlemeler.

Lizeta Kalimeri’yi resmi Facebook sayfasından takip edebilirsiniz.

Kaynak: 12

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here