Dünya tarihinin en popüler filozoflarından biri olan ve çalışmalarıyla dünya çapında tanınan Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk akımının en önemli temsilcisidir. Kelime anlamına değinmemiz gerekirse Varoluşçuluk; insanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan, iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren bir düşünce okuludur. Bu akım insan özgürlüğüne inanır ve insanların davranışlarından sorumlu olduğunu öne sürer. 1

Jean Paul Sartre, tarihteki ilk varoluşçu filozof olmamasına karşın bu akımın sözcülüğünü üstlenmiş ve bu felsefe ile Avrupa burjuvazisine baş kaldırmıştır. Bu doğrultuda yazdığı ve yazarın ilk romanı olan Bulantı ile de varoluşçu felsefenin kült kitaplarından birine imza attı. Günlük biçiminde yazdığı bu roman, kitabın kahramanı Roquentin’in dış dünyaya ve kendi bedenine karşı olan tiksintisini anlatıyordu. Kimi eleştirmenler bu romanı hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın bir ifadesi olarak değerlendirmiş olsalar da, Bulantı, yansıttığı bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, gelecekte Sartre’ın felsefesinin temellerini oluşturacak özgün bir yapıttır.

Roman; Kuzeydoğu, Orta Avrupa ve Orta Doğu seyahatlerinden henüz dönmüş olan Antoine Roquentin’in Bouville’de kaldığı dönemden Paris’e gideceği döneme kadar yaşadıklarını yazdığı 25 günün anlatılmasından oluşuyor. Roquentin, son derece ilgi çekici bir karakter olmasına karşın okuru duygulandırmaz. Normal insanlarda görülen normal davranışlardan sıyrılmıştır. Yaşadığı acılar bile okuru etkilemez.

30 yaşındaki Roquentin, bir çeşit hastadır ve “bulantı” olarak ifade ettiği bu hastalığının farkındadır. Çektiği bu acıların farkında olmasına rağmen bu acılar karşısında hayatını değiştirme çabası içine girmeyecek kadar uyuşuk olan Roquentin, varoluşçu felsefenin tipik kişisi de değildir. İnsanlara yaklaşamaz, onlardan adeta tiksinir ve yaklaşmaktan korkar. Bunun yanında yaşadıklarından dolayı aynı tiksintiyi kendisine karşı da hisseder. Mutluluktan uzak, acı çekmeyi kabullenmiş ve toplumsal aidiyetlere uzak olması da diğer özellikleridir.

Bütün bunların yanında romanı teknik olarak da incelersek; bolca betimle ve gözlemleme içerir. Bazı bölümlerde sanatsal, tarihi bilgiler ve psikolojik analizler yer alır. Kurulan derin anlamlı cümleler, okuru yoğun bir şekilde düşünmeye sevk eder.

Bir şey, sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümdür yalnız.- syf 65

 

En bayağı olayın bir serüven haline girmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir ve yeter. İnsanları aldatan da bu zaten. Kişioğlu hikayecilikten kurtulamaz, kendi hikayeleri ve başkalarının hikayeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikayeler içinden görür. Hayatını, sanki anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır. -syf 67

 

Yapayalnızım ama bir kente yürüyen ordu gibiyim. -syf 89

 

O zaman serüven özelliğini, anların içinde ortaya çıkan olaylara veririz. Yani biçimin malı olanı öze veririz. Şu durmadan sözü edilen zaman akışını pek gördüğümüz yoktur. Bir kadın görürüz, ihtiyarlayacağını düşünürüz, ama ihtiyarladığını görmeyiz. Ara sır kadının ihtiyarladığını görüyoruz gibi gelir bize. İşte serüven duygusu budur. -syf 92

 

Benim gibi o da yalnız, ama yalnızlığın içine daha çok batmış. Kendi bulantısını ya da ona benzer bir şeyi bekliyor olmalı. Demek beni tanıyan insanlar var artık. Yüzüme baktıktan sonra, “Bu da bizden,” diyen kimseler var. -syf 104

 

Şimdi’nin gerçek özü kendini açığa vuruyordu. Şimdi var olandı, şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi. Hem de hiç değildi. Ne eşyada hatta ne de düşüncemde varoluşuyordu. -syf 146

 

Bekleyip duran şey toparlandı, üzerime atıldı, içime akıyor, dopdoluyum. Bir şey değilmiş, bekleyip duran şey kendimmişim. Özgürlüğe kavuşmuş, bağlarını koparmış varoluş üstüme taşıyor. Varoluşmaktayım.  -syf 149

 

Gövde, bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam edip gider. Ama düşünce öyle değil. Düşünceyi ben sürdürür, ben geliştiririm. Varoluşmaktayım. Varoluşmakta olduğumu düşünüyorum. -syf 151

 

Hiçbir şey. Var olmaklık. -syf 156

 

İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayran duyulacak yaratıklardır. Kusmak istiyorum…  ve birden tamam işte. Bulantı. -syf 182

 

Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur. -syf 199

 

Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan.

 

sartre nausée ile ilgili görsel sonucu

 

Kaynak: Sartre- Bulantı Can Yayınları 36. Baskı

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here