Gustave Coubert’in belki de en önemli yapıtlarından biri olan 1855 tarihli harika bir isme ve kompozisyona sahip, bu yüzden adını tekrar tekrar yazmak istediğim “Sanatçının Atölyesi: Gerçek Bir Alegori” isimli yapıtın öncülüğünde 19.yy ortalarından itibaren 20.yy’a doğru sanatta nelerin değiştiğini konuşacağız.  İçinde bulunduğu dönem ve yine 1850’li yılların Fransa’sının kültürel ve toplumsal yapısına ilişkin verdiği bilgiler itibariyle oldukça değerli bu tablo, yeni bir akıma da öncülük ediyor: Gerçekçilik!

18.yy’dan beri sanat akademilerinin çağı yaşanıyordu fakat geçmişin ve akademilerinde gözdesi olan büyük ustaların sürekli olarak övülüyor olması, insanların yaşayan sanatçıların tablolarını almaları için teşvik edici bir hareket olduğu söylenemezdi, nitekim de öyle oluyor genç sanatçıların sanat eserleri satın alınmıyordu. Buna bir çözüm olarak akademiler Paris, Londra gibi önemli şehirlerde yıllık sergiler düzenlemeye başladı. Kimi sanatçılara bu sergiler ün getirirken, kimisi için başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bununla birlikte dönemin siyasi ve sosyal koşulları sanatçıların da akademik sanat anlayışını sorgulamaya başlamalarına neden oldu. İşte böyle bir zamanda, 1855 Paris Dünya Fuarı’na kabul edilmeyen isimler arasında Gustave Coubert vardı; fakat Coubert ‘klasik güzellik ideallerine’ uymayan resimleriyle, otoriteye ve kurallara başkaldırmayı seçti ve kendi kişisel sergisini açtı. Coubert, resimlerinde çağdaşlarının aksine gündelik yaşamın sıradan görüntülerini resmetmenin taraftarıydı, sanatında gerçek dünyanın olgularını yansıtması gerektiğini düşünüyordu, işte “Gerçekçilik Manifestosu” ışığında amacını yaşayan sanat yapmak diyerek tanımlarken yeni bir anlayışa zemin hazırladı.

Gustave Coubert, Sanatçının Atölyesi: Gerçek Bir Alegori, 1855
Gustave Coubert, Sanatçının Atölyesi: Gerçek Bir Alegori, 1855

“Resmin tam merkezinde sanatçı olarak ben, sağ tarafımda sanatçı ve bohem arkadaşlarım; sol tarafımda gündelik yaşamın öteki yüzü, insanlar sefalet, zenginlik, yoksulluk, istismar edenler ve edilenler bulunmakta” derken, bize hayatın bizzat kendisini, yani tanıdık bir sahne sunmayı hedeflemiş, bunu da oldukça etkileyici bir biçimde başarmıştır.

Coubert, yaşadığı dönemin izlerini taşıyan bir sanat eseri yapmak amacıyla ortaya çıkardığı bu tablodan yedi yıllık bir dönemi yansıtan gerçek bir alegori diye bahsediyor. O dönem ortaya çıkmakta olan akademik-avangard çekişmesini devrimci ruhuyla ateşleyen bu başkaldırıdan ‘Gerçekçilik Manifestosu’nda da amacını ‘yaşayan sanat yapmak…hedefim budur!’ şeklinde özetlediğini söylemiştik. Çağdaşlarının aksine mitolojik sahnelerden ve abartılı romantik anlayışın ötesinde güncel yaşamdan kesitler sunmaktan çekinmeyen sanatçı, yaşarken tanıklık ettiği sahneleri konu sınırlaması olmadan resmetmeyi hedeflemiştir. Zaten bundandır ‘Ben hiç melek görmedim. Gösterin ki çizeyim’ demesi.. Coubert’in bu tavrı sanatta örnek teşkil edecek ve yeni akımların, yeni sanatçıların ilham kaynağı olacaktır.

Gustave Coubert, Günaydın Mösyö Coubert, 1854
Gustave Coubert, Günaydın Mösyö Coubert, 1854

Tekrar 1855 Paris Salon Sergisine dönelim; Coubert aslında sergiye birden fazla eserle katıldı, jürinin kabul etmediği tek eserdi Sanatçının Atölyesi, fakat özellikle bu eserin reddedilmesi, akademinin sanat anlayışına getirdiği eleştirinin hoş karşılanmaması, onu kişisel sergi açmaya iten sebeplerden biriydi. Bu davranışının sonucunda bir gelir elde edemedi fakat Paris sanat ortamındaki yeni nesil sanatçıların dikkatini çekmeye yetti. Bu ve benzeri bağımsız sergiler, özellikle de 19.yy sanat anlayışının değişmesine neden olan Salon Sergileri’nden ayrılma sürecinin hızlanması ve genç sanatçıların farklı konulara olan ilgilerinin artması yeni bir sanatsal tavrın ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

1863 yılında ilk kez ‘Reddedilenler Salonu’ ismiyle, Salon’a alternatif açılan sergide, özellikle de Edouard Manet’nin “Kırda Kahvaltı” isimli tablosu cinsellik teması ve üslubu yüzünden büyük bir sansasyon yaratmış, sanatçı oldukça fazla eleştirilmiş ve hatta Emile Zola konuyla alakalı olarak L’euvre (Başyapıt) isimli bir roman yazmıştır.

Edouard Manet, Kırda Kahvaltı, 1863
Edouard Manet, Kırda Kahvaltı, 1863

Salon Sergileri zaman içerisinde seçiciliğini kaybedecek ve gelen eserlerin çoğunun kabul edilmesiyle birlikte kalabalığın da artmasıyla (izleyici-sanatçı) günümüz contemporary havasında, popülerleşerek etkisini yitirecektir. Bu sırada açılmaya devam eden bağımsız sergilere bir yenisi 1874 yılı Paris’in de açılan ‘Adsız Sanatçılar Birliği’ sergisiyle eklenecek ve izlenimciliğin temelleri orada atılacaktır. Tabi şunu da söylemekte fayda var; Le Havre Limanı’nı konu alan Claude Monet’in tablosunun isminin İzlenim:Gündoğumu olması ve yine 1874 yılında  aynı sergide buluşan sanatçıların ortak noktasının akademiye karşı tavırları olmasından mütevellit bu başkaldırının ismi ‘izlenimcilik’ olarak kalacaktır.

Claude Monet, İzlenim:Gündoğumu, 1872
Claude Monet, İzlenim:Gündoğumu, 1872

Akademik üslubun karşısında ve hatta tamamen aykırı bir biçimde yaratılan bu resimler, Claude Monet, Cezanne, Renoir ve çağdaşları tarafından, tabi ki insanları hayrete düşürecek ve gündem yaratacaktır. İzlenimcilerin atölyede çalışmak yerine açık havaya çıkması, içinde bulundukları atmosferin etkisi, anlık görüntüleri yakalama çabalarındaki hızın etkisiyle ortaya çıkan resimlerin büyüsü, anın değişkenliğini yansıtan ‘bitmemişlik’ görüntüsü izlenimcileri bilinçli yahut bilinçsiz gerçekçilikten uzaklaştıracaktı. Yazıda da kaynak olarak kullandığım Ahu Antmen’in 20.yy Batı Sanatında Akımları’nda bahsettiği cümleyi aktaracağım; ‘..bu çaba, resim sanatını dış dünyadan bağımsızlaştırmış ve resmin kendi gerçekliğine giden yolu açmıştır.’

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here