Bu içerik yazarımız Emircan Demir tarafından seslendirilmiştir.

Estetik düşünceye özgün ve belirleyici katkılarda bulunan çoğu filozofun “varoluşçu” yönünün öne çıktığı bilinen bir gerçek. Yazarlar, müzisyenler, oyuncular gibi sanat pratiğine katkısı olan çoğu düşünürün bu alanlara katılımının gerek yazılı gerek akademik olarak önümüzde olması tarih boyunca bu gerçeği desteklemiştir. 20. yüzyıl’dan bu yana; varoluşçuluğu estetikle birleştirerek karşımıza çıkaran unutulmazlar listesinden edebiyat alanında önde gelenlerini bir göz atacak olursak; Albert Camus, Simone de Beauvoir, Soren Kierkegaard, Gabriel Marcel, Maurice Merleau-Ponty ve Jean Paul Sartre‘yi öncelikli listeye alabilmek mümkün.

“Varoluş” vurgusu, varoluşçuluğun temel anlamını, her bireyin diğerlerinden bağımsız dünyada sahip olduğu potansiyel yolu çağrıştırır. Varoluşçular için insanın ne olduğu bilgisine ek, varlık olarak kendini seçebilmesi ve bu varlıkla dünya arasında kurduğu ilişki önemlidir. Dolayısıyla varoluş; dünyayla aktif bir bağlılık anlamında özgürlükle yakından ilgilidir. İnsanın özgürlüğüne ilişkin bu metafizik teori bizi teolojiye, ontolojiye yani farklı varlık biçimlerinin incelenmesi gibi farklı bir yaklaşıma götürür.

Ontolojik yönüyle vaoluşçuluk, estetikle yakından ilişkilidir. Varoluşçu düşünürlerin büyük bir kısmı da belirli koşullar altında özgürlüğün insana, dünyanın ve içindeki varlıkların temel özelliklerini ortaya çıkarma kapasitesi yarattığı düşüncesi yönündedir. Sanatsal uygulamaların da özgür insanın faaliyetinin en önemli örneklerinin verildiği alanlardan biri olduğunu düşünürsek, edebiyat bu noktada dünyanın neyle ilgili olduğunu/neyi kapsadığını açığa çıkarmanın ayrıcalıklı bir yolu olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte, varoluşçuların çoğu Nietzsche’yi “Tanrı’nın öldüğü” inanışıyla takip ettiğinden, sanatın vahiy ile ilgili yönünü çıkmaza sokarak, insanların anlamlı bir dünya arayışı ve düzen arzusuna bir ket vuruş niteliğindedir. Sanata yönelik bu ontolojik yaklaşım, yukarıda sayılan varoluşçu edebiyat örneklerini de destekler. Merleau-Ponty dışında çoğu varoluşçu düşünür de sanatın vahiy yönünü en iyi sağlayan formun tiyatro olduğu konusunda hemfikirdir.

“Sanatsal yaratımın ana nedenlerinden biri kesinlikle dünyayla ilişki içinde gerekli olduğumuzu hissetme ihtiyacı. Tuval üzerine ya da alanların ya da denizin belli bir yönünü yazarken ya da ifşa ettiğim birinin yüzüne bakacak olursam, ilişkilerin yoğunlaşarak, hiç olmadığı bir yere düzen getirerek, onları empoze ederek ürettiğinin bilincindeyim; şeylerin çeşitliliği üzerine zihin birliği.”

                                                                                                       Jean-Paul Sartre

Sartre, anlam arayışının bilinç eylemlerine bağlı olduğu tezinden yola çıkarak estetik bir yorumlamayla sanat eserinin temel amacının, eşsiz insan kalitesini kasıtlı ve tutarlı bir şekilde dünyaya düzen getirmek için uygulandığını söyler. Sanatsal uygulamalarda bakış açıları, düzen ve ilişkiler de bu anlamda biçimselleştirilerek sistematik bir hale getirilir. Böylelikle dünyanın önemli özellikleri ortaya çıkarılmış, dünya daha açıklayıcı bir hal almış ve onu tezahür ettirme için anlamlı bir dönüşüm başlamıştır. Özgürlük duygumuz da bu dönüşüme eş zamanlı bir artış gösterir.

Dünyayı bu şekilde ifşa etmenin bu eşsiz gücü, radikal özgürlüğümüzün farkına varılması ve uygulanması için bireyde estetikle hazla birlikte bir çifte sevinç yaratır. Estetik keyfin bu yönü, insanlar ve dünya arasındaki temel ilişkiden kaynaklandığından bu ilişkiye “metafiziksel” bir anlam yüklenebilir. Aslında özgürlüğün dayandığı bu metafiziksel erişim, dünyanın bir bölümünü açıklamaya yönelik her girişimin, varlıkların da bütünlüğünün açıklanmasına yönelik girişimle eş değer olduğunu gösterir (Husserl’ın da vurguladığı gibi). Bunun nedeni, algılamalar sonucu gösterilen küçük bir tepkinin bile gelecekteki potansiyel algılara bir atıfta bulunabilecek nitelikte olmasındandır. Birçok varoluşsal yazar da sanatın bu ilkel ve metafiziksel işlevinin, varlığın bütününü ortaya koymayı amaçlayan bir açıklaması olarak görmüştür. Bu fikir en güzel örneğini Simone de Beauvoir’in metafiziksel romanı savunduğu eserlerinde görülür. Metafizik ve sanat arasındaki bu samimi bağ, varoluşçuların neden belli sanatçıları filozoflara eş veya üstün gördüğünü de açıklar. Camus’un Dostoyevski, Marcel’in Bach, Merleau-Ponty’nin Cézanne, Sartre ve Beauvoir’in Faulker ve Kafka’yı gördüğü gibi. Tüm bu düşünürlere göre insana kendi özgürlüklerini ve sorumluklarını açıklamanın farklı yollarını yaratması bakımından metafiziksel araştırma ve sanatsal uygulama aynı amacı paylaşır.

İnsan özgürlüğü metafiziksel olduğu kadar etikle de yakından ilişkilidir. Varoluşçular ve Husserl’ın fenomenolojisi arasındaki en önemli fark da budur; varoluşçular insanın yaşamını yönlendiren temel değerleri arayışında, kim olduğuna karar verme aşamasında tek gerekliliğin salt kendilik olduğu açıklamasını yapar. “Varlık” kavramı da tam bu noktada yaşamın etik boyutunu belirler. Varoluşçular dünyadaki tüm varlıkların gerçekte sabit bir doğası olmayışından, ne olması gerektiğine karar verebilecekleri noktanın sadece “insan”da bittiğini doğrularlar. Bu doğrultuda gelişen bir slogan olarak “insan özgür olmaya mahkumdur” yalnızca bağımsızlık anlamında değerlendirilmemelidir. Bu özgür olma yetisi, kim ve ne olması gerektiğine karar verme noktasıdır. Özgürlüğün kendini belirleme ve kullanma görevini içeren bu anlam, etik boyutuyla bir angajman içerisindedir. Bu bakış açısına göre; insan gerçekliğinin bu boyutunun tek olumlu özelliği insanın başkalarına ve kendine karşı duyduğu sorumluluktan ortaya çıkar. Birçok insan için bu sorumluluk “yük” olarak görülür ve insan ontolojik bir varlık olarak bundan kaçma eğilimindedir. Sartre’nin “her seçiş bir vazgeçiştir”den ve Marcel’in insan için “fonksiyonel alet” yakıştırmasından kastı bu yöndedir.

Dünyanın gerektirdiği özgürlük her şeyden önce sanatçıya aittir. Her sanat eseri dünyaya karşı temel ve varoluşsal bir tutum ortaya koyar. Sanat eserinin etkileyici yönünün aslında bir öznellik tezahürü olması şaşırtıcı değildir. Bunun nedeni varoluş ve özgürlük ve devamında gelen kendini belirleme, varoluşçular için esas ve pratik kavramlardır. Kişinin kimlik ya da karakterini seçmesi gibi varoluşsal seçim basit bir tercih değildir. Çünkü bu seçim dünyadaki ve diğerleriyle olan aktif ilişki üzerine şekillenir. Dünyayı nasıl değiştirmek istediği, diğer insanlarla kurduğu ilişkilerin çerçevesi kişinin bu seçeneği doğrultusunda elde edeceği özgürlük alanıyla ilgilidir. Sartre’ye göre “diğer” özgürlüklerle “dünyanın hayali sunumu” bu özgürlüğü mümkün kılmada önemlidir. Bu nedenle, sanat eseri sadece sanatçının değil, izleyicinin/okuyucunun da özgürlüğünü içerir. “…yazar dünyayı ortaya çıkarmayı ve özellikle insanı diğer insanlara ifşa etmeyi seçti; böylece çıplak bırakıldı.” derken Sartre, sanat eserinin sanatın farklı kutuplarını tanımlamadaki metafiziksel gücünü ortaya koyar.

“Düşünmek, bir dünya yaratmaktır.”

                                       Albert Camus

Roman, tercih edilen bir sanat biçimi olarak varoluşçularda tiyatroya oldukça yaklaşmıştır. Varoluşçuların çoğu için nihai modeller filozoflar yerine çağdaş yazarlardır. Özellikle pragmatik yapıda olan Dostoyevski ve Kafka başta gelmiştir. Sartre, Beauvoir ve Camus ise kendilerini hem kurgu yazarı hem filozof olarak değerlendirenlerdendi. Kurgu ve otobiyografik yazıları felsefi görüşleri doğrultusunda ortaya çıkan uygulamalar olsa da, birbirlerinden kurgusal anlamdan çok teorik anlamda etkilenmişlerdi. Camus’nun felsefi ve kurgusal yaratım arasındaki ayrımı da bu nokta da şöyle açıklar; anlatının kurgusu her ikisinde de, insanların karşı karşıya kaldığı varoluşsal seçimlerini sergilenebileceği bir dizi durum olsa da, okuyucunun izleyiciden farkı, bu durumu serbest hayal gücünü kullanarak değerlendirmesi ve bu gücü okuyarak eyleme geçirmesidir. Varoluşçu estetik anlayışında sanatsal etkinliklerin yeni dünya yaratabilme özgürlüklerinin yanında,dünyayı hem metafiziksel hem de politik anlama gösterme özellikleri de vardır. Bu teori, asi ruhuyla dikkat çeken sürrealizme, eserin kendi içinde içinde son bulduğu düşüncesinden kaynaklı olarak ters düşer. Dadaizm, sürrealizm ve edebi avangard yapımlarla varoluşçu estetik karşılaştırıldığında, varoluşçuluk kısmen zamanının gerisinde bir havaya bürünebilir. Hatta gerçekçilik ve romantizmin ötesinde edebiyat ahlaki ve siyasal boyutlarının henüz oluşmadığı gerekçesiyle yeni bir klasisizm çağrısı yapabilir. Camus bu noktada edebiyatın sosyal-politik düzenin dile getirilişinde edebiyatı öne çıkararak bu zor işin mütevazılıkla yapılışının kıskanıldığından bahseder. Ancak 20. yüzyılda varoluşçu sanatın, siyaset ve sanat arasındaki ilişkisinin ahlaki ve politik rolleri yerine getirmesi bakımından ele alındığında çağa uygun bir gerçeklikte olduğu söylenebilir.

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here