Bir nakaratın masumca cemaat tarafından söylenmesiyle doğan kilise müziği tarihinde kara lekeler barındırır. İdeolojiler doğrultusunda yontulmaya çalışılan dini müzikten ne olursa olsun vazgeçilmemiştir. Bu vazgeçilmeyiş ise geçmişin din adamlarını çetrefilli yollara sevk etmiştir. 

Kilise koroları; yaptıkları işi sistemleştirmeyi başarmış, günümüz Batı müziğinin özellikle operanın temel taşlarını dizmiştir. Peki bu korolar nasıl ortaya çıkmıştır? Antik çağda ayin ritüellerinde kullanılan müzik oldukça rahat bir ortamda gelişim göstermişti. Semavi dinlerdeki müzik ise Tanrı’ya olan çeşitli duaların melodik bir şekilde söylenmesiyle adım adım ilahilere doğru ilerlemiştir. Dini müzikteki gelişime ilk ket Hristiyan Katolik Kilise’nin ilk papazları tarafından vurulmuştur. Kilise müziğine çalgı aletlerinin girmesini engelleyen papazların düşüncelerinde antik çağa ait bu çalgı aletlerinin putperestliği anımsattığı ve dünyevi zevklere çağırdığına dair fikirler vardı. Çalgı aletleri onlara göre putperestlik döneminde insanların ayinlerde yaptıkları danslara eşlik etmek içindi oysa kilisenin içinde buna yer yoktu ve müzik ancak kilisenin amaçlarına hizmet ederse kullanılabilirdi. Böylece insan sesine önem vermeye başladılar. Titizlikle, en kutsal çalgı aleti olan insan sesiyle bir koro oluşturmaya başladılar.

“Müzik; tek sesli, kutsal, Tanrı’ya adanmış, duaları kolay ezberletmeye yarayan, ayinlere tılsımlı bir ortam katan araçtır.” İşte böyleydi Orta Çağ din adamlarının müzik tanımı. İnsan sesini insaniyetten uzak yalnızca Tanrı’ya adanmış bir olgu olarak görmeleri ilahileri söyleyen kişilere damızlık bir hayvan gibi davranmalarına yol açtı.

Müziğe titizlikle yaklaşan kilise onu adeta yeniden inşa etti ve dinin egemenliği altına soktu. Kilise, antik çağa ait bütün bilgileri, ardından geçmiş döneme ait eserleri yok etmeyi amaçladı. Böylelikle Tanrı’ya hizmet dışında hiçbir faaliyet gösterilemeyecek düşüncesindeydi.

Müziği sistemleştiren kilisenin katkılarından ilki sesin inceliğini ve kalınlığını tespit edip söylenilen ezgiye yönelik eğitim vermek oldu. Oysa kadının sesinin günah kabul edildiği hatta kadının bütün dünyevi faaliyetlerden uzaklaştırıldığı Orta Çağ’da koronun ilahileri doğru ve etkili söyleyebilmesi için ince seslere yani kadın seslerine de ihtiyaç vardı. Koronun ilk adayları olan küçük yaşlardaki erkek çocukları bu eksikliği doldurmaktaydı fakat ergenliğe girdiklerinde sesleri bozuluyordu. Sesteki bu bozulma verilen bütün eğitimi işlevsizleştiriyordu. Karşılaşılan bu sorun bir geleneğin önünü açtı. Adeta insandan bir müzik aleti yaratma işlemi diyebileceğimiz kastrasyon işte böyle karşımıza çıktı. Nasıl keman icat edilmeden böyle bir ses doğada yoksa, testisleri alınan bir erkek çocuğunun ileride sahip olacağı ses de doğal olmayan bir ses, yani kültürel bir olgu, bir icattı.

Önce sesi yüksek perdelere çıkabilme potansiyeli olan çocuklar belirleniyor, daha sonra ise hadım ediliyorlardı. Böylece ergenliğe girdikten sonra erkek çocuklarının sesleri bozulmaya uğramıyor, kadın sesiyle çocuk sesi arasında kalıyordu. Hayatları bu uğurda kendilerinden habersiz bir şekilde değiştirilen çocuklar hayatları boyunca verilen eğitimi kullanarak eserleri icra etmekteydi.

Orta Çağ’ın ardından 200 yıl boyunca müzik zorlu adımlarla kilisenin egemenliğinden kurtulmaya çalıştı. Bu özgürlük yolcuğu 15. yüzyılda Rönesans’ın ortaya çıkışıyla en büyük adımını attı. Müzik tek başına vârolan bir olgu olmaya uzun bir aradan sonra tekrar başladı. Dünyevi zevklerin ön plana çıktığı yaşamın yalnızca dinden ibaret olmadığı kavrandı ve müzik sanatçıları dünyaya açılmaya başladı. İtalya bu dönemde en önemli müzik ülkesi oldu. Kiliseye zorlu şartlarla girmiş ve yalnızca insan sesine eşlik için kullanılan müzik aletleri yavaş yavaş kendi kimliklerine kavuştular.

Rönesans’ın ardından karşımıza Barok dönemi çıkar. Barok dönemi; armoni tekniğinin mükemmele kavuştuğu, kantata ve opera gibi sahne sanatlarının filizlendiği, senfoni orkestralarının ilk tohumlarının atıldığı renkli bir dönemdir.

18. yüzyıl insanlığı o güne dek, tarihinin hemen hiçbir döneminde bu yüzyılda olduğu kadar bu denli denemeci ve atılımcı olmamıştı. 18. yüzyıl, aydınlanmadan Fransız Devrimi’ne uzanan zaman diliminde Rönesans’tan beri süren merakına bir de bir önceki yüzyılın bilimsel devrimler çağının deneyimlerini katarak, yeni bir insan tipi yaratmıştı. Aristokrasi yavaş yavaş erirken, aristokratik zevkler kentlerdeki yeni zenginler ve kimi orta üst sınıflar tarafından paylaşılır olmuştu. Dinleyicinin isteklerinin, müziğe ilk kez bu denli egemen olduğu çağdır bu. Bugünün mega starlarına nasıl tapınılıyorsa, keman virtüözlerine, sopranolara ve kastratolara da o günlerde öyle çılgıncasına bir tapınma vardı.

Operanın büyük ilgi gördüğü bu dönemdeki şaşaa, insanların abartılı istekleri doğa dışı sese sahip kastratoları birer opera sanatçısı olma yoluna itti. Büyük sahnelerde, ağır bir makyaj altında ve görkemli kıyafetler içinde gösteriler sergileyen kastratolara karşı büyük bir ilgi olması hiç de şaşılacak bir durum olmadı ve bununla birlikte primadonnaların çoğu kastratolardan meydana geldi. Çocuk soprano, ya da kastrato olarak bilinen bu sesler göğüs kafesi ve ciğerler gelişip çocuk sesinin saflığı korunduğu için çok güçlüydü. Parlak bir tekniğe sahiptiler. Çok popüler olan kastratolar yüksek maaş alırlardı.

Gösterilen bu büyük ilgiyle gelen şöhretin yanında büyük bir bunalımın içindeydi bu sanatçılar. Toplum içinde hiçbir kimliğe ait olamamanın verdiği aidiyetsizlik onları kaprisli birer sanatçı yapmaktaydı. Tek varoluş nedenlerinin sesleri olduğu psikolojisi şüphesiz ki ağır bir yük oluyordu ruhlarına. İçinde bulundukları toplumun duyarsızlığı ise iyice uçurumun kenarına itmekteydi varoluşlarını.

Barok döneminin tanınmış kastratosu Farinelli olarak anılan Carlo Broschi’nin geçmişi işte bu tarihselliğe dayanır. 1994 yapımı Farinelli filmiyle tanıdığımız Carlo bize bu bunaltılı çağda hayatını sunar.

Koroda Pergolesi’nin Stabat Mater eserini söyleyen çocuklar, kilisenin üst katından gelen bir sesle irkilirler: “Sakın şarkı söyleme Carlo, ölümün kendi boğazında”. Saçları kıvır kıvır olan sarışın genç çocuk, Carlo’ya bu uyarıyı yaptıktan sonra kendini boşluğa bırakır, artık ölmüştür. Sahne, küçük bir çocuk olan Carlo’nun korku ile boğazını tutarak yerdeki bedene bakmasıyla son bulur. İşte 17. yüzyıl Avrupa’sında uygulanan hadım geleneğini işleyen “Farinelli” filmi böyle başlar.

 

 

KAYNAKÇA;
1
2
3

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here