Bakamadığınız bir varlıkla savaşırken kimlere güvenebilirsiniz? Sevdiğiniz herkesi kaybetmişken hayata ne kadar tutunabilirsiniz?

Josh Malerman’dan 2014 yılına damgasını vurmuş bir korku-gerilim romanı: Kafes. Korku türünde birçok hatırı sayılır ödül kazanmış olan Kafes aynı zamanda beyaz perdeye de taşınıyor, çoktan bir film anlaşması yapılmış olsa da hala tam olarak ne zaman sinemaseverlerle buluşacağı net değil.

Kafes, korku romanı başlığı altında okuyucuyla buluşmuş olsa da daha daha çok gerilim ağırlıklı bir kitap olduğunu söyleyebiliriz. Ana karakterimizin adı, Malorie. Anne-babalarından uzakta yaşayan Malorie ve kız kardeşi ilk başta küçük bir bölgede patlak veren sebebi anlaşılamayan intiharlar silsilesini her ne kadar ciddiye almasalar da korku onların da yüreklerini kaplıyor ve bu intihar olaylarının aslında bir “varlık” sebebiyle ortaya çıktığı anlaşılıyor. Hayatta kalmak istiyorlarsa bu oyunu kazanmanın tek bir kuralı var: “Sakın gözlerini açma!” 

Kitapta tam olarak nasıl göründüğü, boyunun ne kadar olduğu veya ne renk olduğu konusunda asla bahsedilmeyen hatta adı bile olmayan bu “şeyler” kendilerine bakan insanın adeta beynini ele geçirerek insanların kendilerine zarar vermelerine neden oluyor. Bu sebepten ötürü insanlar artık sokağa çıkamıyor hatta camdan dahi bakamıyor çünkü bu varlıklar her yerdeler!

Malorie, kız kardeşinin de kendini öldürmesi üzerine yardım bulabilmek, kendisine ve özellikle bebeklerine daha iyi bakabilmek adına evden ayrılmaya karar veriyor ve gözlerini bağlayarak dışarı çıkıyor hatta gözleri kapalı bir şekilde araba kullanarak bir ilanda gördüğü “toplanma alanı” sayılabilecek bir eve ulaşmaya çalışıyor. Nihayet ulaştığı zaman evde yaşamaya başlamasıyla beraber kitaptaki asıl gerilim dolu dakikalarda başlıyor.

Kitabın işleyişinden bahsedecek olursak devamlı olarak ileriye gitmek yerine sırasıyla önce geçmişten yani olayların ilk başladığı zamandan bir bölüm bahsedildikten sonra diğer bölümde Malorie’nin çocuklarını belirli bir yaşa getirip şu an yaşadığı evden daha güvenli bir bölgeye kaçmaya çalışması ve ardından yaşanılanlar anlatılıyor. Bu noktada gerçekten şöyle bir uyarı yapmamız gerekiyor, eğer karanlık fobiniz varsa veya yoğun betimlemeler içeren korku kitaplarını okuduktan sonra uyuyamıyorsanız -ki bu çok doğal bir şey- bu romanı okumanızı tavsiye etmiyoruz ama eğer diyorsanız ki ben gözümü kararttım, kitabı çok merak ediyorum, okuyacağım biz de kitap hakkında bilgiler vermeye devam edebiliriz, uyarımızı yaptık.

Başlarda güçsüz ve ne yapacağını bilmeyen sürekli kendini başkalarına muhtaç hisseden Malorie, çocuklarının doğmasının ardından o kadar güçlü o kadar kendinden emin bir karaktere dönüşüyor ki insanın çocukları için yapamayacağı şey olmadığını bizlere kanıtlıyor. Kitap hakkında beğendiğimiz başka bir konu ise aşkın olaylara hiç dahil edilmemiş olması, çünkü işin içine çok pozitif duygular girmiş olsaydı bir noktada gerilim duygumuz zayıflayacak kitapta asıl odaklanmamız gereken noktaları gözden kaçıracaktık.

Karakterlerin kitabın çoğunluğunda gözlerinin bağlı olması ambiyans olarak kitabın karanlık olmasına neden olsa da bu durum betimlemelere hiç yansımamış. Bu konuda Josh Malerman’ı tebrik etmek gerekiyor çünkü aslında hiç var olmayan bir şeyi o kadar iyi betimlemiş ki ve karakterler çoğunlukla görme duyusundan mahrum kalsalar da diğer duyuları sayesinde olan biten her şeyi bize o kadar iyi yansıtıyorlar ki hayran kalmamak elde değil.

Sıradan gerilim-korku romanlarından sıkıldıysanız, olay örgüleri size tatmin edici gelmiyorsa Kafes’e bir şans vermenizi öneriyoruz. Kitabın sonunu pek tatmin edici bulmayabilirsiniz ama unutmayın ki aslında net bir sonla bitmiş değil hem kim bilir belki Kafes’in ilerleyen zamanlarda ikincisi bile çıkabilir?