1759-1810 yılları arasında yaşamış; eşcinselliği ile tanınmış ve kimliğini hiç çekinmeden, saklamadan yaşamış ve eşcinsellik üzerine metinler yazmış; kadınlardan hoşlanmadığını sık sık vurgulamış ve serkeş bir hayat yaşamış Enderunlu Fazıl’ın birçok milletten genç erkek güzelleri betimlediği Hubanname(Güzeller Kitabı)’sinden pasajlar sunacağız.

Bir gün içki meclisinde Fazıl Bey’in meftunu olduğu nazlı sevgilisi, genç delikanlı, ondan hangi millette güzel çoktur, hangileri nazik tavırlıdır, hangileri işveli yürür, vasıfları nelerdir yazmasını ister. Böylece kitap tamamlandığında Fazıl’a ‘‘lütuf kadehinden sunmayı’’ vadetmiştir. Sevgilisinin isteği üzerine Enderunlu Fazıl, erkek güzellerinden bahsettiği Hubanname’yi yazmaya başlamıştır.

 

Acem Güzelleri: Uzun boy, büyüleyici göz, yay gibi kaşlar, kırmızı yanaklar ve yuvarlak çehre, Acem ülkesine düştü. Hepsi, güzellikleri sayesinde birer hisseye sahip… Her biri sitem etmenin, nâzın ve etrafı karıştırmanın üstadı… Gamzesi etkileyici, gözü alaycı, naz ve niyaz üslubunun aşinaları onlar…

Hint Güzelleri: Ey başı yükseklerde olan ve Hint beniyle siyah bir yıldız gibi duran güzel… Hint memleketi sıcaktır, orada insan beyaz kalamaz. İçleri soğuk olduğundan, şehvetleri de bozuk. Güzelleri kara-kuru, naz etmekte de hayvan gibiler.

Fas (Magrip) Güzelleri: Endamları genellikle siyahtır ama yer yer civanları ve uzun boylu fidanları da bulunur. Vahşidirler, dostluk bilmezler. Kucağa gelmez, sevgiden anlamazlar. Kızgın, serkeş, garip huylu olurlar ve her zaman ateş gibi yanarlar…

Anadolu Güzelleri: Ey Anadolu’nun servi boylusu olan güzel! Seni sarmaya iki kol dahi yetmez. Bunlar adetlerine bağlıdır, yaratılışları sırasında aldıkları özelliklerini daima korurlar. Yani ne cilve, ne edalı yürüyüş, ne de kötü söz bilirler. Hepsinin budala yaratılışlı olmasının, aslında yüz sebebi var ama çoğu cennetlik… Ham vücutları da pişmemiş, endamları kaba… Yüzü ay gibi olsa bile, cansız bir şekli ne yapayım?

İstanbul Güzelleri: Dünya sanki bir kitap, İstanbul da onun fihristi… Her cinsin tohumu vardır burada. Bütün dilberlerinin bukalemun gibi renk değiştirmesinin sebebi de, işte bu. Uykulu tavırlı, edalı, güler yüzlü, tatlı seslidirler. Kadın gibi, bilmem ne gibi kırıtarak yürürler. Nazik boyu ince bir fidanı, yanağı ve yüzü sonbahar yaprağını andırır. Güzelleri birbirine benzemez, üstelik renkleri de değişiktir ama hepsi naz ve niyaz ehli, aydınlık çehrelidir. Naz ve sitemde üstat, cevir ve cefa etmeye alışıktırlar. Ona Karun kadar mal harcasan, ne kadar sihirler, füsunlar yapsan, ciğerini önüne koysan, bin bir vaat ile kucağa gelir ama yine de göğsünü kırar, geçirir. Kimi hafız, kimi molla, kimi şair, kimi de seçkinin de seçkinidir.

Rum Güzelleri: Sanki âleme bir güzellik zerresi düştü, Rum milletine ise güzelliğin kubbesi verildi. Güya âlemin kısmetine bir damla, Rumlara derya verildi. Kadını da oğlanı da güzel, her biri birer afet… Vücutları öylesine ölçülü ki, bu sırra herkes hayret ediyor. Kamburu ve cücesi yok. Nedir o doğuştan olan gümüş maya, o uyum, o meyil, o bakış, o beyaz gerdan ve siyah saç. Göğsü billur gibi saf kâfirin… Beyaz gerdanın üzerinde siyah saç… Saf gümüş gibi ağır bir mal… Sanki süzülmüş bir bal… Hele esmerleri… Öylesine çekici ki, güzellikleri hepsine üstün… Yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin, yüzünde kaşından başka bir tüy bitmez… Yaşı elliyi bile bulsa, aşkıyla yine de kuyuya düşerim. Yosma yürüyüşlü, şuh edalıdır hepsi. Galata meyhanelerindeki oğlanlar, en iyi insanı bile yolundan çıkartır. İçki meclisinde dönerlerken, ahir zaman fitnesini andırırlar. Saçlarının kıvrımları yanaklarına düştüğünde, aylar günleri şaşırır. Hele kendisini bir sana teslim etti mi, şehvet içerisinde can verirsin.

Ermeni Güzelleri: Yüzlerinin ifadesi hummalıdır ama güzellikleri Rum gibi olmaz. Vücudu nazik, boyu ince uzun, bacak kılları az ama şehveti kışkırtmıyor. Bedeni vahşi görünüyor. Kılları samur gibidir. Kara kış için iyi bir güzel; onu kışın kullanmak için sakla. Göğsü bir kıl tarlası, her kılı bir eşek lâlesi… Kıllar Ermeni’de daha beşikteyken biter, belki de anasının karnındayken çıkar. Bu anlattıklarımıza ters düşen bir Ermeni görürsen, inan ki, anası onun tohumunu muhakkak bir yabancıdan almıştır.

Yahudi Güzelleri: Çehreleri ak olur, kırmızı yüzlüleri, esmerleri azdır. Güzellikte ufukların en şuhu bile olsa, başı kel olanı neyleyeyim? İşte Yahudi’nin başı kel, yüzü sarı… Bu onun soyundan geliyor. Bedeni ve yüzü bembeyaz… Oğlanları kuvvetsiz, sanki kemik yok vücutlarında… Katı gönüllü, her millete düşman olmuşlar.

Arnavut Güzelleri: Tazeleri çok ama sesleri çirkin… Yüzleri her zaman için beyaz… Göbekleri var, enselerinin kalın olmasına dikkat ediyorlar. Konuşmalarında gizli-saklı ayırt etmiyorlar. Hem kavgayı alevlendiriyor, hem de hiddette sabır bilmiyorlar.

Çingene Güzelleri: Dilberleri hoşça, yüzleri esmerdir. Musiki onlara Allah vergisidir. Hareketleri anlamlı ve ölçülüdür. Sesleri nazik ve gevrek, sözleri şerbetten lezzetlidir. Onlarla gizlice “alışveriş” yapmak mümkündür. Birçok bahaneyle kapıya gelirler.

Boşnak Güzelleri: Dilberleri gerçi çoktur ama aşığın kucağına hiç oturmazlar. Hepsi uzun boylu, yiğit, zalim ama asidir. Çok aşığa kenar süsü olurlar. Boyları gıpta edilecek gibi uzun, bakışları beyaz göğsün vakfı gibidir.

Gürcü Güzelleri: Güzellik ve değer cevheri Gürcüler… Büklüm büklüm saçlarında, gönül kuşu hazineler buluyor. Her biri yeryüzünün mehtabı ama sanma ki kucağa hemen gelir. Ağzı da, gönlü de temiz, huyu hem acı hem tatlı… Pehlivanı pehlivandan da kuvvetli… Güzel ahlâklıdır, en yüksek mertebeye lâyıktır Gürcüler.

Felemenk Güzelleri: Yüzleri bembeyaz, hepsi kötü… Çehreleri sarı, simaları da berbat… Moskof cinsine benziyorlar… Hep kiliseyle vuslat ederler ama sevgilileri de mumlarını dikerler.

Fransız Güzelleri: Afet gibiler ama zevkte beceriksizler. Bahar günleri geçip gider, kimselere kavuşma ümidi vermezler. Göz, onlara bakmayagörsün. Hemen yere indirirler gözlerini.

İngiliz Güzelleri: Canları karıştırıcı, sessiz ve sevgilinin arzusudurlar. Denizde, mutedil bir adada yaşarlar. O adanın dünyada benzeri yoktur. Billur tenli, ölçülü boylu ve yaradılıştan tıraşlıdırlar. Hepsi denizcidir, balığı andırırlar. Malı vardır ama vuslatta hediyesi çürük çıkar.

Kaynak:

Murat Bardakçı: Osmanlı’da Seks”. İnkılap Kitabevi, İstanbul 1993