Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3931

Yalanların bedeli nedir? Cevap, onları gerçeklerle karıştırmaya başlamaktan ibaret değil şüphesiz. Eğer yeterince yalan dinlersek, artık gerçeği ayırt edemez, tanıyamaz hale gelmektir asıl tehlike.
Peki, o zaman ne gelir elimizden?
Uydurduğumuz hikayelerle kendimizi mutlu etmekten başka ne kalır geriye?
Bu hikayelerde ise kahramanların kimler olduğunun hiçbir önemi yoktur.
Bilmek istediğimiz tek şey, kimi suçlayacağımızdır.

Gerçeğin her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isteyen aydın bilim insanları ile güç sahibi kopya yönetici karakterlerin mücadelesine konuk oluyoruz Chernobyl ile.

Dizinin yarı belgesel özelliği yaratılan mekanları, olayları ve karakterleri neredeyse tamamen gerçeğe yakın kılarken; cast seçimindeki müthiş başarı, kullanılan ses efektlerinin akılda kalıcılığı ve görsel zevkin makyaj teknikleri ile pekiştirilmesi belki de son zamanların en iyi dizisi ile tanıştırdı bizi.

Totaliter bir rejimin gerçekleri örtbas etmesi, milyonlarca insanın hayatını tehlikeye atmaktan çekinmemesi gibi senaryolar sanıyorum hiçbirimize yabancı gelmiyordur.

20. yüzyılın en büyük nükleer felaketi Çernobil faciasının arkasındaki suçluyu ararken ise korkunun çekirdeğine, nükleer santralin kalbine doğru çok güçlü bir yolculuğa çıkıyor, Sovyetlerin Avrupalıların enerji sektörüne kafa tutup kurduğu ”özgün” teknolojisinin radyasyon sızdıran duvarları içerisinde buluyoruz kendimizi. Telefon hatlarımız kesik, televizyon kanallarında sakinlik içerisinde konuşan spikerler her şeyin yolunda olduğunu, çatıda ortaya çıkan ufak bir yangın dolayısıyla paniğe kapılmaya gerek olmadığını anlatıyor yalnızca.

Fakat gerçekte, nükleer yakıtın etrafını saran pürüzsüz, siyah bir malzeme olan grafit blokları hala tepkimenin şiddetiyle yanmaya, duman çıkarmaya devam ediyor kadrajda. Sanki mühendisler dahil herkes görüyor bu blokların yerlere saçıldığını, biliyor gerçeğin muazzam keskinlikte gün yüzüne çıktığını ama anlamak, felaketin sorumluluğunu üstlenmek istemiyor kimse; sonsuza kadar inkar etme çabasına giriyor birbirine yoldaş diye seslenen kör kalabalık.

Görsel, işitsel, duygusal olarak kahredici bir atmosferin içerisinde sıkışmış kalmış, ecel terleri dökerek izledim tüm bölümleri. Dilimde metal tadını hissettiğime, dozimetrenin çıkardığı ses yüzünden uykularımın bölündüğüne, radyasyonun yüzümü kızartmaya başladığına yemin edebilirim. Ses sisteminden gelen helikopter ve siren gürültüsü, ekrandaki karakterlerin ifadesiz yüzleri tek gerçekliğim olmuşken, bir anda fark ettim: Suçlu olan, bencil, hırsının kölesi mühendis Dyatlov ben değilim ki!? Felaketin kurbanlarından biriyim ben de sadece.

Yapım, izleyiciyi bu kadar içine almayı, bir parçası yapmayı nasıl başarıyor çözebilmiş değilim. Tarihte işlenmeyi bekleyen bir hikayenin ustalıkla ele alındığına, bu gezegende daha önce hiç yaşanmamış bir felaketle birlikte uğraştığımıza net olarak eminim ama.

2015 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Svetlana Aleksiyeviç‘in Çernobil Duası isimli kitabında anlatılan hikayenin de işlendiği HBO imzalı dizide, masum yurttaşlardan itfaiye erlerine, parti yöneticilerinden askerlere, maden işçilerinden fedakar santral çalışanlarına kadar onlarca farklı yaşam 5 bölümlük mini dizide bir araya getirilmeyi başarmış görünüyor bu haliyle.

Felaketin sorumlusu, en büyük isim olan dönemin sovyetler lideri Mihail Gorbaçov (David Dencik) önderliğindeki heyette, yetkili vekil olarak Boris Shcherbina (Stellan Skarsgard) göze çarpıyor öncelikle. Boris ile birlikte Pripyat’a hareket etme emri verilen yoldaş kimyager Valery Legasov (Jared Harris) ise SSCB Bilimler Akademisi’nin bir üyesi, gerçeklerin gün yüzüne çıkarılmasındaki kilit karakter.

Anatoly Dyatlov’un (Paul Ritter) birlikte çalıştığı mühendislere verdiği emirler doğru muydu, AZ-5 butonuna basılmasına rağmen reaktör çalışmayı neden durdurmadı gibi sorular sanıyorum dizinin finaline saklanacak.

Ulana Khomyuk (Emily Watson) nükleer santralin dışından, hastanedeki yaralı mühendislerden aldığı bilgileri kahramanlarımıza getirmek ve kaza atmosferinin farklı bir açıdan yansıtılması adına yaratılan kurgu bir karakterden ibaret bu arada. Bir KGB ajanından bu bilgileri öğrenmektense, yine bir bilim insanı penceresinden duymak, hikayenin zenginliği açısından sağlanmış başarılı bir denklem bana kalırsa.

Elbette birçok eleştirinin de hedefi oldu şimdiden dizi. Öncelikle, dil neden Rusça değil sorusu sorulmuş, bunun üzerinden eleştirilmiş görünüyor Chernobyl.

Ağırlıklı olarak İngiliz oyunculara sahip cast ekibinin en azından Rusça aksana zorlanmasının bile bütün büyüyü bozacağını düşünenlerden biriyim. Oyuncuların konuştuğu dil İngilizce olmasına rağmen, karakterlerinin temelde bir Rus’u canlandırmış olmasının başarıyla yansıtıldığını düşünüyorum. Oyuncu ekibi bu anlamda özenle seçilmiş, hayran olmamak elde değil. Yaratılan mekanlar ve kullanılan ekipmanların tamamında kiril alfabesinin izini görmek mümkün, bir çeşit uyarlama yapılmış aslında; hedef kitle göz önüne alındığında isabetli bir karar bile sayılabilir dizinin İngilizce olması.

Ayakkabıcı-Bilim İnsanı çekişmesi, Maden İşçileri-Kömür Endüstrisi Bakanı zıtlaşması gibi sahnelerde bir çeşit propaganda yapıldığı da eleştiriler arasında. Gerçeği pek yansıttığını düşünmüyorum bu sahnelerin, sovyetlerde bir bakana öyle davranmak büyük cesaret isterdi. Bu anlamda kara bir propaganda yapılması amacıyla yazıldıkları fikrine katılıyorum ben de. Sovyetlerin 30 yıl önce tarihe karıştığını hesaba katarsak senaristler neyi amaçlamışlardı, pek anlaşılır gibi değil. Yapım tamamen bir ideolojiyi eleştirmek için taraflı bir kaleme sahip olmasa da Lenin resimlerinin takip ettiği sahneler dizinin objektif belgesel havası açısından oldukça tat kaçırıcı görünüyor.

Diziyi izlerken, Pripyat’ın gerçekte nasıl göründüğünü sıklıkla düşündüm. Yani, yaratılan dünya ne kadar gerçeği tasvir ediyordu bilmiyordum. Rusça ses kayıtları, araçlar, binalar özellikle tercih edilmişti tabii ki ama, yine de kendi gözlerimle orijinal halini görmek adına ufak bir araştırma başlattım. Felaketin boyutlarını tam olarak anlamaya çalışırken karşıma Mehmet Ali Birand ve 32. Gün programı dahil, birkaç video çıktı.

Öncelikle, sizi santral çalışanlarının kenti Pripyat’ın kazadan önceki nitelikli hayatına ve kaza sonrası terk edilen içler acısı halinin gösterildiği birkaç dakikaya götürmek istiyorum. Videoyu izlerken, sanırım siz de benim gibi yapımın yüceliği karşısında şok geçirecek, detayların muazzam bir şekilde yansıtıldığı konusunda hemfikir olacaksınız.

Ne şanslıyız ki, tarihimizde gerçek bir gazetecinin varlığı, yıllar sonra, bir dizi hakkında yazılan inceleme yazısında dahi ortaya çıkabiliyor. Yukarıda bahsettiğim birçok detayın işlendiği, gerçek karakterler ile röportajların yapıldığı müthiş bir araştırmaya taşımak istiyorum şimdi sizi.

Greenpeace verilerine göre 90.000 kişinin hayatını kaybettiği felaket hakkında yazılacak çok fazla şey var tabii ki. Tekrar diziye dönecek olursak, sonraki bölümlerde görmeyi umduğum birkaç detaydan bahsedip yazıyı ufaktan noktalayalım.

Çernobil deyince akla gelen terimlerden Elephant’s Foot ismi verilen, kısaca, radyoaktif yakıtın yoluna çıkan her şeyi eritip, bu maddelerle karışarak soğuduktan sonra aldığı fil ayağına benzer forma anlatımda yer verilecek mi, merak içerisinde izleyeceğim.

Yapımın beş bölümden ibaret olması yüzünden -henüz- üstüne düşülmeyen Lyudmila Ignatenko’nun gerçek hikayesi, dizinin finalinde nasıl işlenecek, doğacak bebek, makyaj teknikleri ile bize nasıl gösterilecek, hikaye gerçeğe uygun bir şekilde sonuçlanacak mı kestiremiyorum.

Dizi, IMDb TV Series Top 250’de birinci sıraya yükselmişken, yalnızca üç bölümüyle bile hepimizi heyecanlandırmayı, etkilemeyi başarmış görünüyor.

27 Mayıs-3 Haziran 2019 tarihlerinde yayınlanacak son bölümlerinin ardından kendimizi ne halde bulacağız, birlikte bekleyip görelim…

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
3931

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here