Bazı sözcükler vardır, bir insanın üzerine yapışır kalır. İnsanı o kadar iyi tanımlar ki bir başka sözcüğe ihtiyaç duyulmaz. İşte Nazım Hikmet’i, bir başka deyişle “Türk Edebiyatının Mavi Gözlü Devini”, tanımlamak için de tek bir sözcük yeterli: Aşk…

Yaşadığı aşklar sonucunda kimi zaman mutlu, kimi zaman hüzünlü dizeler yazdı Nazım. Bu dizelerin bazılarını hapiste yazdı, bazılarını İstanbul’da, bazılarını ise Moskova’da. Duygular, mekanlar değişse de hislerini kağıda aktarmadaki ustalığı hiç değişmedi. Her şiiriyle okuyanlarda farklı düşünceleri harekete geçirdi. Bu şiirleri arasından biri var ki diğerlerinden çok farklı. Nazım’ın şiirinin genel özelliklerinden tamamen sıyrılmış; adeta bir film gibi, fotoğraf gibi bir şiir Saman Sarısı.

Saman Sarısı, içinde lirik ve epik ögeleri birlikte barındırıyor. Bunun yanında şiir için yapılabilecek en doğru tanımlama senfonik bir şiir olduğudur. Bunu da şiir boyunca sürekli karşımıza çıkan birkaç söz grubu ve imge ile sağlıyor Nazım Hikmet. “Saçları saman sarısı kirpikleri mavi”, “Yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu”, “Genç bir kadın uyuyor” gibi cümleler şiirin içinde sürekli karşımıza çıkarak bir ahenk oluşturuyor.

Şiirde sürekli bir arayış ve hareket hali görüyoruz. Yazarın ayrılık olgusundan kaçarken bir kendini arama hali söz konusudur. Başından geçen olaylar hızlıca geçip giderken yukarıda yazdığımız söz grupları ve imgeler sürekli dolanır. Sanki diğer olaylar ve anlatılanlar, bu söz gruplarına ulaşmak için -özellikle de “Saçları Saman Sarısı Kirpikleri Mavi kısmına- yazılmışlardır. Öte yandan da, yine hızlıca geçen olayların ardından gelen “Saçları Saman Sarısı” kısmı bir dinginlik, bir ferahlık hissi uyandırıyor. Şiirin bu özelliğini, ömrü sıkıntılarla geçen Nazım’ın hayatının sonlarında Vera ile bulduğu huzur ve mutluluk ile bağdaştırabiliriz.

Şiirin bir diğer özelliği ise mekanlar ve tarihler arasında ani geçişlerin olmasıdır. Nazım Hikmet’in şiirlerinde görmeye alışık olmadığımız bu teknik, şiirde bir tekdüzelik olmasına olanak vermeyerek anlatımı güçlendiriyor. Yazar bir Prag’dadır, bir Varşova’da, bir Moskova’da. Kimi zaman Kalamış’ta Sait Faik ile sohbet ediyordur kimi zamansa Stırasnoy Alanı’na gitmiştir.

Şiirin ilk bölümün sonunda ise kendi on dokuz yaşındaki haliyle karşılaşır Nazım Hikmet.

“Çaldı gece yarısını stirasnoy manastırı’nın saat kulesi 
Oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan 
Yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda 
Oralarda on dokuz yaşıma rastladım 
Birbirimizi birde tanıdık 
Oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu 
Fotoğraflarımızı bile 
Ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik 
Ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor 
Uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir”

Bu kendisiyle karşılaşmasında da gençliğine bakarak hayıflanıyor adeta. Gelecekte yaşayacağı acılar ve zorluklardan habersiz “saf” gördüğü bu genç adam için üzülüyor ve bu zorlukları dile getiriyor.

“Ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden 
Onun başına gelecekleri bir ben biliyorum 
Çünkü inandım onun bütün inandıklarına 
Sevdim seveceği bütün kadınları 
Yazdım yazacağı bütün şiirleri 
Yattım yatacağı bütün hapislerde 
Geçtim geçeceği bütün şehirlerden 
Hastalandım bütün hastalıklarıyla 
Bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri 
Bütün yitireceklerini yitirdim 
Saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
Kara paltosunun yakası ak ve sedefli düğmeleri koskocaman” 

İkinci bölümün başında ise “saman saçlı sevgili”, ay dilimine benzetilen Sen Irmağının üstünde uyumaktadır. İlk başta ay diliminin üstünde uyuyan sevgili, artık kaybetme korkusundan uzak ve bizim yanımızda gibi betimlense de; devamında Mösyö Düpon’un oltası imgesi üzerinden onu yeniden kaybedeceğimiz vurgulanmaktadır.

“Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
Genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
Onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım
İşte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir
parçasını Sen Irmağına Sen Misel Köprüsü’nden
Ömrümün bir parçası Mösyö Düpon’un oltasına takılacak
Bir sabah çiselerken aydınlık

İlk bölüme nazaran karmaşıklığın yerini daha bir sadeliğe bıraktığı ikinci bölümde ise “umut” teması öne çıkar. Yine ülkeler arasında seyahate çıkan yazar, bu kez de Küba’dadır ve politik görüşlerini de şiire katarak o günün Küba’sındaki gelişmeleri mutlulukla bağdaştırır. Bunu yaparken de ünlü “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” cümlesini kurar.

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
Çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem
Gayrinin resmini yapabilir misin üstat
Yazık yazık
Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin”

Birbiri ardına dolaşılan şehirler; Prag, Varşova, İstanbul, Moskova. Karşılaşılan on dokuz yaşındaki hal… Öte yandan ise bütün bu karmaşanın arasında saflığın, masumiyetin sembolü “Saçları saman sarısı kirpikleri mavi” kadın, Vera Tulyakova… Bütün bu özellikleriyle Saman Sarısı bildiğimiz, okuduğumuz diğer şiirlerden çok farklı bir konumda adeta bir şaheserdir.

Şiirin son dizeleriyle yazıyı bitirelim;

“Paris’te bir kestane ağacı olacak
Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e boğaz sırtlarından
Hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
Gidip elini öpmek isterdim
Varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabin kaadını
yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı
dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
bir de Abidin bir de ben
bir de saman sarısı belası başımın.”

nazım hikmet vera ile ilgili görsel sonucu

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here