Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
91

“Rosemary’nin Bebeği” bizim daha çok “Piyanist” filmi ile adına aşina olduğumuz Roman Polanski’nin 1968 yılında çektiği ve zaman içinde kültleşen bir gerilim filmi. Film temelde yeni evli ve bebek sahibi olacak bir çiftin hikayesi üzerine kurulu.

Filmin açılış sahnelerinde çiftimizin New York’ta yeni bir apartman dairesine taşınmasını görüyoruz, çiftin komşuları ile tanışmaları ve Rosemary’nin hamileliği ile hikaye karmaşıklaşmaya başlıyor.

Film çoğunlukla gerilimi işleme biçiminden ele alınsa da aslında filmin yapım tarihiyle paralel olarak Amerika tarihine bakıldığında film içinde “alt metin” olarak çok da göze sokulmadan daha politik mevzuların ve kadınlık-annelik-doğurganlık hakkında da “kafası karışık” söylemlerin fazlasıyla mevcut olduğunu fark edebiliriz.

Oldukça sakin başlayan filmimizde gerilimi yavaşça yükselten ilk ve sonrasında da göreceğimiz üzere en önemli faktör çiftimizin komşuları oluyor. Castevet’ler olarak tanıyacağımız bu komşu çift, Rosemary ve eşi Guy’a göre yaşça daha büyük bir çift. Castavet’leri filmde ilk andan itibaren değişik kıyafetler, şapkalar ve genelde “alışılmış dışında” renk ya da tasarımlar giyerken görüyoruz. Ayrıca çiftimizin tanıştığı bu komşular arkadaşlık konusunda da “fazla” girişken bir tavır sergiliyorlar. Guy bu tavra karşı daha kucak açıcı davransa da ana karakterimiz Rosermary bir süre sonra Castavet’lerin ev ziyaretlerinden ve kurmaya çalıştıkları ilişkiden rahatsız olmaya başlıyor. Filmin geriliminin hat safhaya çıktığı noktada ise Rosemary’nin bu rahatsızlığının sebepsiz yere olmadığını ve Castavet’lerin satanist olduğunu öğreniyoruz. Bu noktada filmin atmosferi muhafazakar diyebileceğimiz bir nitelik kazanıyor fakat bu sadece din anlamında ele alınıp incelenecek bir muhafazakarlık değil. Filmin 68 yapımı olduğunu göz önünde bulundurursak aslında Polanski Castavet’ler ile bizim “çiçek çocuklar” olarak andığımız 68 kuşağına bir gönderme yapıyor. 68 kuşağı kendinden önceki kuşaklara göre hep daha renkli daha isyankar ama daha barışçıl ve aslında otoritenin gözünü korkutacak bir yapıya sahipti, bir noktada “Amerikan Rüyası”nı zedeleyebilecek, klasik aile kurup bahçeli bir eve yerleşme hayallerini unutturacak nitelikte bir kuşak gelmişti. Yine tarih bazında jenerasyonlara baktığımızda ise o dönem tam da “baby boom” adıyla bildiğimiz kuşağa geçildiği dönemdi, bu nedenle 68 kuşağının isyankarlığı, bireyciliği, aileye ve yerleşmeye karşı olan duruşu unutulmalıydı. Polanski ise bu unutturmayı bir gerilim filmi içinde “kötü” nitelendirebileceğimiz karakterlere, çok da kör göze parmak olmayacak şekilde, 68 kuşağının görsel kodlarını işleyerek yaptı.

Castavet’ler ve filmin Amerikan tarihi ile olan bağlantıları bir yana, Rosemary’nin Bebeği aslında kadınlık meseleleri ve doğurganlık üzerine de pek çok tartışmaya açık söylem barındırıyor.

Film içindeki tüm gerilim faktörleri, satanist ve şeytan hikayeleri Rosemary’nin hamileliği ile paralel bir şekilde yükseliyor ve dallanıp budaklanıyor. Bu noktada çok kısa ve net bir okuma yaptığımızda aslında bunların tümünün hamile bir kadının hormonsal dengesizlik veya psikolojik sorunlar nedeniyle yaşadığı sanrılar olduğuna da ikna olabiliriz. Zaten filmin meşhur rüya sekansı ve sonu da bizi bu noktada net bir yargıya varmaktan uzak tutuyor. Rosemary hamile kaldıktan ve hamileliği ilerlemeye başladıktan sonra önce Castavet’lerden şüphe duyuyor sonrasında ise davranışları iyice histerik bir hal almaya başlıyor ve karakterimizin saçlarını kestirdiğini görüyoruz. Belki çok basit ve anlamsız olabilecek bu saç kestirme detayı aslında film kadınlık meseleleri üzerinden tartışıldığına tartışmaya yön verebilecek önemli detaylardan biri. Çünkü bu saç kestirmenin beraberinde Rosemary’nin hem hamile olmasına rağmen fazlasıyla kilo kaybettiğini hem de, yine Polanski’nin kostüm üzerindeki minik oyunlarıyla, daha çocuksu kodlarda diyebileceğimiz gecelikler giymeyi tercih edip feminenliğini yitirdiğini görüyoruz. Tüm bu görsel detaylar ile Rosemary karşımızda hamile bir kadından çok bir çocuk gibi görünüyor bu ise bizi aslında hem çocukluğa dönme isteği hem cinsel sorgulamalar sonucu yaşanabileceği ön görülen anoreksiya hastalığına itiyor. Rosemary’nin anoreksiya olması görsel olarak izleyiciye fark ettirilmeye başladıktan sonra söylediklerinin “gerçek”liğini her ne kadar film içinde görsek de bunlardan emin olamamaya ve daha çok karakterin sanrıları olarak değerlendirmeye itiliyoruz. Filmin devamında gelen psikaytri seansları ve başta Guy olmak üzere diğer karakterlerin Rosemary’den şüphe duyması da göz önünde bulundurulduğunda seyirci hikayenin fantastik yönünden bağımsız olarak bilinmezliğin getirdiği bir gerilimin içinde kalıyor.

Tüm bu yaşananları bir sanrı olarak değerlendirirsek, film kadınlık hakkında pek de olumlu bir bakış açısına sahip diyemeyiz çünkü hamile kadını “aklından şüphe edilecek” bir portre içinde gösteriyor fakat bana kalırsa tüm bu yaşananları bir sanrı olarak değerlendirmesek bile filmin sonu hala sıkıntılı. Castavet’lerin gerçekten satanist olduğunu kabul edip filmi değerlendirdiğimizde Rosemary’nin final sahnesinde “şeytan” olarak doğan bebeğinin beşiğini sallaması bir annenin her durumda çocuğunu kabul etmesi gerektiği fikrini aşılayan bir sahne oluyor ki bu da izleyiciyi direkt olarak kadının asli görevinin doğurganlık olması düşüncesine itiyor.

Toparlayacak olursak, Polanski’nin 68 yılında çektiği ve herkesin aklında bir gerilim-korku filmi olarak yer eden bu yapım aslında çok daha farklı noktalara da parmak basıyor.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
91

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here