Yönetmenliğini pastel renklerin efendisi Wes Anderson‘ın üstlendiği rengarenk bir aile yapımı The Royal Tenenbaums. Yönetmenin The Grant Budapest Hotel ve Moonrise Kingdom ile öne çıkan filmlerinden biri olan bu filmimiz gerek verdiği mesajlarla, gerekse oyuncu performansları ve sinematografisiyle seyredenlere farklı hisler yaşatıyor. Aslında karşımızda tam da pazar günü tadında bir film var. 2001 yapımı olan bu film aslında hayatınızın içinde ve bir anda karşınıza çıkarak sizi üzgün anınızda gülümsetebilir.

Filme geçmek gerekirse; Tenenbaum ailesi 3 çocuk ve ebeveynlerden oluşan klasik bir ailedir. Fakat ”aile olmak” konusunda güçlük çekmektedirler. Ailenin babası olan Royal Tenenbaum yıllarca ailesiyle ilgilenmemiştir. Çocuklarına ilgi göstermeyen, gamsız bir karakterdir. Ailenin güçlü figürü olan ve çocuklarını tek başına yetiştirmiş olan anne Etheline ise her zaman sahiplenici tavra sahip olan işi başında bir karakterdir. Royal’le birbirlerine zıt özelliklere sahiptirler. Filmin içerisinde de artık resmi olarak ayrılma sürecine girdiklerini görürüz.

Çocuklardan da birbirinden ayrı karakterlere sahiptirler. Bunda ilgi alanlarının bambaşka oluşu ve onlara temelinde liderlik edebilecek olan bir baba figürünün eksikliği sezilmektedir. Anne Etheline elinden geleni yapmıştır fakat o da bir noktaya kadar yeterli olabilmiştir. Ailenin güzel kızı ve aslında evlatlık olan Margot bir oyun yazarıdır. Hatta lisedeyken yazdığı bir oyun metniyle yüklü bir miktar para bile kazanmıştır. Margot özgür ruhludur. Hep başına buyruk davranır. Seyahat eder, farklı kültürler tanır, hatta sürekli kısa süreli ilişkiler yaşar. Ayrıca yıllar boyunca sigara kullanmasına rağmen kimse onun böyle bir alışkanlığı olduğunu bilmez.

Ailenin erkek çocuklarından biri olan Richie ise oldukça özgün bir karakterdir. Genelde alışılagelmedik alanlara ilgi duyar. Birçok farklı türde iş deneyen Richie, sonunda teniste başarılı olmuştur fakat hayatında oynadığı en kötü maç olan son maçıyla tenis kariyerini erken sayılabilecek bir yaşta sonlandırmıştır.

Diğer bir erkek çocuk olan ”kırmızı eşofmanlı” Chas ise oldukça dominant ve disiplinli bir karakterdir. Üstelik daha 12 yaşındayken kendi işini kurar. Gittikçe de bu işi büyütür. Ne yazık ki ailesiyle yaptığı bir yolculukta uçak kazası geçirirler. Eşini kaybeder. Artık onun sağ kalan umutları iki oğlu Ari ile Uzi’dir ve onlara karşı oldukça korumacı davranır. Ayrıca küçük köpekleri de onlara eşlik eder.

Film devam ederken tüm bu karakterlerin fizyolojik ve duygusal açıdan gelişimlerine tanık oluruz. Ailenin babası Royal Tenenbaum hemen hemen filmin yarısına kadar kötü olarak tanımlanır fakat artık onun ailenin yanında olmaya karar verişini görürüz. Normal şartlarda eve dönüşünün kabul görmeyeceğini bilen Royal, Etheline’nin de başka biriyle evlenme aşamasında olduğunu anlayınca ”6 haftalık ömrüm kaldı,” diyerek ailenin yanına bir şekilde yerleşir. Diğer çocuklar da babalarının durumunu öğrenip yıllar sonra aynı çatı altında buluşurlar. Bu gelişmelerden sonra filmde aile içi çatışmalara, kavgalara ve birbirinden farklı birçok duygusal reaksiyona tanıklık ederiz.

Wes Anderson sinemasında önemli isimlerinden olan Luke ve Owen Wilson (Richie ve Eli) kardeşler filmde performanslarıyla önemli yer tutuyor. Filmde başrol diyebileceğimiz ana karakter Royal Tenenbaums’u ise Gene Hackman canlandırıyor. Chas karakterini Ben Stiller oynarken, ailenin tek kızı olan Margot, Gwyneth Paltrow tarafından başarılı bir şekilde yansıtılıyor beyazperdeye.

The Royal Tenenbaums, Wes Anderson’un sinematografisini parçalanmış bir aile tablosuyla renkli şekilde sunan bir film. Hikâye her ne kadar hüzünlü olsa da gerek pastel renk seçimleri, gerekse de güldürü unsurlarıyla insanın içini ısıtıyor. Ayrıca karakterlerini seyirciye benimsetmesiyle filmi seyrederken onlarla üzülüyor, onlarla gülüyorsunuz. Her şeyiyle herkese hitap eden bu film kaçırılmayacak cinsten.

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here