Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
72

Art rock nedir? Amerikalı müzik eleştirmeni John Rockwell’a göre art rock, yaratıcılıkta üst sınıra ulaşma hedefi, klasik müzik iddialarıyla farklılaşma hissiyatı ve deneysel/avangart eğilimleri ile rock müziğin en çeşitli ve eklektik türlerinden biridir. Progressive rock ve art rock her ne kadar günümüzde hemen hemen aynı anlamda kullanılsa da, ikisi arasında bazı net fonksiyonel farklılıklar bulunmaktadır: art rock daha deneyseldir ve alışılmamış olma kaygısı barındırır; progresif rock ise daha enstrüman tekniği ve edebi içerik odaklıdır. Fakat nihayetinde, bu iki türün de Britanya çıkışlı olmaları ve rock müziği bir çeşit ergen eğlencesinden sanatsal bir itibara taşımak istemeleri onları ayrılmaz bir ikili haline getirir. Art rock konsepti, tarih boyunca iki ayrı fakat birbiriyle bağlantılı tanımı kapsamış bulunmaktadır: birincisi, halkın geneli tarafından da bilinen Progresif rock’ı; ikincisi ise zamanında psikedelik akıma ve hippi alt kültürüne karşı çıkan, tepki olarak ise müziğe daha modernist ve “avant-garde”, yani öncü bir yaklaşım sergileyen grupları tanımlar. İkinci yaklaşımın ilk ve en büyük temsilcisi, 1964 yılında kurulmuş olan amerikalı grup The Velvet Underground’tır. King Crimson, Emerson, Pink Floyd, hatta The Beatles ve Pop art sanatçısı Andy Warhol da art rock estetiğinin kurucularından kabul edilir. Günümüzde ise Radiohead grubu art rock janrında liderlik ediyor olmakla beraber, bu janr ile ilgili yapılabilecek çok fazla genelleme olmamasına karşın, Avrupa klasik müziğinin her zaman en büyük ilham kaynağı olacağı algısı hemen hemen çoğu art rock grubu (özellikle Radiohead) için son derece geçerlidir.

Soldan sağa: Jonny Greenwood, Phil Selway, Colin Greenwood, Ed’O Brien, Thom Yorke.

1986’da kurulmuş, Oxfordshire’lı grup Radiohead, grunge müziğinin zirve yaptığı 1993 yılında Pablo Honey adlı -şaşırtmayan bir biçimde- grunge albümleriyle piyasaya sürülerek dinleyiciler üzerinde “Nirvana’nın izinden gittikleri” algısını yaratmışlar, ve şu an dünya tarihinin en özgün gruplarından biri olarak anılmalarına karşın, başyapıtları OK Computer yayınlanana kadar piyasa ve eleştirmenler tarafından pek sıra dışı bulunmamışlardır. Fakat buna rağmen albümde grunge müziğin stereotipinin dışına çıkan müzikal elementler sıkça görülmektedir. Bunlara, solist Thom Yorke’un falsetto, ve vibrato denemeyecek titrek vokalleri; sıradışı ritimleri (“You” şarkısındaki 6/8likten 5/8liğe geçişler) ve I-VI-III-VI akor geçişleri örnek verilebilir.

Grubun Pablo Honey’den sonra yayınlanan 2. stüdyo albümü The Bends, çok basit bir şekilde grubun bir önceki albümlerinden bu yana gösterdiği gelişmeyi yansıtır.

Bu albümden önce, grubun hayranları ikiye ayrılabilirdi: Radiohead’in kendine has rock’n roll dinamiğinden hoşlananlar ve neredeyse her akordan önceki “skarunk-skarunk” gitar deformasyonundan hoşlananlar. Çoğu eleştirmen tarafından 3. stüdyo albümleri OK Computer‘a bir çeşit geçiş aşaması oluşturduğu düşünülen bu albüm, özellikle grubun dördüncü stüdyo albümü Kid A ile karşılaştırıldığında çok ilkel ve basit duyulsa da aslında, hayranlarına Radiohead’in deneysellik adımlarını net bir şekilde fark ve analiz etme olanağı tanır. Az önce de bahsettiğim iki farklı hayran kitlesinden ilkini bir bakıma elimine etmiştir bu albüm.

1996’nın Haziran ayında, Oxfordshire yakınlarındaki bir elma ambarından dönüştürülmüş “Canned Applause” isimli kayıt stüdyolarında, OK Computer adlı, dünya literatürüne bir şaheser olarak kazınacak olan albümlerinin dört kaydını tamamlayan grup, albümlerinde işledikleri sosyal atomizasyon ve kopukluk temaları, siyasetteki görünmez güç temaları ile Batı medeniyetinin sıcaklığını ve internetin doğuşunu küresel globalleşme olarak yorumlamıştır. On iki parça boyunca, insanlığın, yeni teknolojiyi icat etme yeteneğini hızlandırma ve toplumda yaygınlaştıkça bu icatların devrimci doğasıyla başa çıkma kapasitesi arasındaki mücadele duygusu hat safhadadır. Radiohead’in, yazının başında söz ettiğim avangart, deneysel ve cesur yapısı bu albüm ile oturmuş olmakla beraber, albümün ilk parçası olan -ve albümün temasını çok net bir şekilde özetlediğini düşündüğüm için şimdi analiz edeceğim- Airbag‘de kullanılan, yankı yapan gitarları besleyen bilgisayar yapımı atmosfer, Radiohead’in 90’ların monoton grunge müziğinin çoğundan ne kadar uzaklaşmak istediğini de gösteriyor. DJ Shadow’un çığır açan Endtroducing… albümünden esinlenilen perküsyon, Phil Selway’in davulculuğun içinde saniyeler süren kesilmeler ile özenle yeniden düzenlenmeler ve dub-ilhamlı bir stop/start bassline üzerine inşa edilmiştir. Art-rock’u ayrı bir boyuta taşıyan Airbag parçası genel olarak çok yenilikçi ve Britpop’un redüktif nostaljisinden farklıdır. Thom Yorke’un otomobil kazaları ile reenkarnasyon kavramları arasındaki eliptik lirik bağlantıları da (“neon işaretinde / yukarı / aşağı kaydırıyorum / tekrar doğuyorum”), modern ulaşımın sunduğu huzursuzluk yanılsamasıyla ilgilidir. Albümün merkezi paradoksunun üstüne kurulduğu bu şarkı, yirmi yıl sonra, politik ve toplumsal duruşu hala belli olan OK Computer albümünün tartışmasız en kalıcı kısımlarından birini oluşturur.

Radiohead, neredeyse her zaman yenilikçi olmasıyla bilinmiştir; fakat grup her zaman sahip olduğu ve 1997’den sonra tavan yapan art rock duyarlılığını klasik müziğin etkisine borçludur. Grubun gitaristi -aynı zamanda da çok enstrümentalisti- Jonny Greenwood, gruptaki pek çok kompozisyon görevini üstlenmektedir; ve kendisinin klasik müzik tutkusu, aslında Radiohead’in “en yenilikçi” olduğu düşünülen çalışmalarının merkezinde yer almaktadır. Özellikle grubun kuruluşundan sonra, Greenwood 20. yüzyılın en önemli müzisyenlerinden Fransız besteci Olivier Eugène Prosper Charles Messiaen (1908-1992)’in eserlerine güçlü bir yakınlık göstermeye başlamıştır. Bunun en büyük örneği ise, şüphesiz grubun dördüncü stüdyo albümü olan Kid A.’dir. Enstrümantasyonun bir zemin olarak kullanılmadığı Kid A.’de melodiler ve onlara bağlı sözler enstrümantasyonla daha iç içe geçmiştir. Odak ritimdedir. Radiohead, karışık ölçüm cihazları kullanarak önceki albümlerinde birkaç karmaşık ritim kullanmasına rağmen, Kid A.’de çoğunlukla ortak sayaçlarda kalmış ve yerine poltempo, yer değiştirmiş akslar ve karmaşık, senkoplanmış ritimler ortaya çıkarmıştır.

Messiaen tarafından 1928 yılında icat edilen ve çellonun geniş kapasitesine sahip olması amaçlanan elektronik bir enstrüman olan Martenot, programlanmış elektronik vuruşlar, yaylılar ve pirinç üflemeliler ile beraber Kid A.’de yoğun bir biçimde kullanılmıştır. Bu albüm her ne kadar minimalist duyulsa da, diğerlerine kıyasla klasik müzikten çok daha yoğun bir biçimde ilham almıştır, ve çok seslidir. Albümün temaları ve dokuları ileriye dönük olsa da, Greenwood grubun stilistik değişimini sağlamak için klasik müziğin köklerine geri dönmüştür. Greenwood’un Kid A.’daki kompozisyonları, yükselen dize düzenlemelerinden muhalif pirinç ara katmanlarına kadar geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Messiaen’in en ünlü parçası olan Turangalîla-Symphonie’de de kullanılan Martenotda bu albümde de tıpkı Turangalîla-Symphonie’de elli yıl önce yaptığı gibi unutulmaz, başka bir dünya tonuyla dinleyicilere sunulur. “Yenilikçi”, “avangart” ve “inovatif” kelimeleriyle en sık yan yana görülen grup olan Radiohead’in, klasik müzikten bu derece ilham alması, dünyaya -bir kez daha- hiçbir eserin tamamen yeni ve özgün olamayacağını hatırlatır.

Gerçek bir Martenot.

Aşağıdaki linklerden Radiohead’in Kid A’dan “How To Disappear Completely” parçasını, Messiaen’in Turangalîla-Symphonie’yi (açılışın ilk 2 dakikası ve 7:05’ten sonrasını), Martenot’ların kullanımına ve iki parçanın benzerliğine dikkat ederek dinleyebilirsiniz.

Son olarak, aşağıdaki link ise en popüler şarkılarından biri olan “Weird Fishes / Arpeggi” nin, bir oda orkestrası, Londra Sinfonietta ve elbette birkaç tane Martenot ile icra edildiğini gösteriyor bize.

Kaynaklar: 1, 2, 3

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
72

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here