Bir sıkıntı yok. Geçen hafta canım intihar etmek istedi ama son anda korkup vazgeçtim. Neredeyse pencereden atlayacaktım ama vazgeçip onun yerine televizyon seyrettim; bu da intihardan uzaklaştırdı beni. Şimdi yaşamak istiyorum.”

Seyirciye kahkaha attırmayı değil, gülümsetmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen Fransız yönetmen Quentin Dupieux yapımları hakkında hazırladığım mini serinin ilk konuğu “Au poste!“.

Dupieux’nün kendine has güldürüsünü ve ofansif mizahı bir araya getiren, masum bir adamın karakolda zanlıya dönüşmesini konu alan Au poste! için hemen hemen aynı sorgu odasında geçmesiyle bir tek mekân filmi diyebiliriz. Ancak Komiser Buron (Benoît Poelvoorde) ve ifadesini aldığı Louis Fugain (Grégoire Ludig) arasındaki “tek” alanda kısa paslaşmalar, odanın büyüklüğü ve kameranın daima geniş görüntüler alması, odaya giren alakasız karakterlerin yarattığı karmaşa, Louis’in apartmanın önünde bulduğu cesedin akıbetinin adım adım incelenmesi ve flashbackler ile az da olsa farklı mekânlara uğranması gibi hamleler sayesinde filmin dinamiği korunuyor ve tekdüzelikten uzaklaşılıyor.

Bu noktada, yönetmenin yarattığı absürt komedinin ve sekansların geniş bir kitleye hitap etmeyeceğini belirtmekte fayda var. Odağına aldığı hikâyenin neredeyse tüm klişelerini tiye alarak bir paket halinde seyirciye sunsa da üzerinde çok düşünülmediği belli olan, yaratıcılıktan uzak detaylar (Buron’un göğsündeki delikten sigara dumanı çıkması, Louis’in 7 kez evden ayrılması) filmden keyif almayı zorlaştırıyor.

Filme gözümüzü, üzerinde yalnızca ayakkabı ve kırmızı iç çamaşırı olan bir adamın, orkestra yönetirken takındığı ilginç tavırlar ile açıyoruz. Bu adam, polis tarafından kovalandıktan hemen sonra yaşadığı yerde bir ceset bulan ve ifadesi alınmak üzere karakola getirilen Louis Fugain olarak karşımıza çıkıyor ve kendimizi komiserin odasında buluyoruz. Fugain, ne kadar sorguyu bir an önce bitirip karakoldan ayrılmak istese de Komiser Buron özel telefon görüşmeleri ve tekrarladığı anlamsız sorular ile olayı yokuşa sürerek süreci uzatıyor. Aslında iki ana karakterimiz de sinema endüstrisinde aşina olduğumuz klasik tiplemelerin eleştirisi niteliğinde. Buron, miskin tavırları ile çok da zeki olmayan bir komiser tiplemesini; Fugain ise başına her türlü talihsizlik gelen şaşkın ve iyi niyetli bir karakteri temsil ediyor.

Fugain, masum olarak geldiği karakoldan, zanlı olarak çıkacağı bir sürecin içine giriyor. Komiser yardımcısı ve tek gözü olmayan Philippe (Marc Fraize) ile odada baş başa kaldıklarında, bir kaza sonucunda Philippe ölüyor ve Fugain, cesedi bir dolaba saklamak zorunda kalıyor. Filmin bu evresinden sonra tanığımızın endişesinin, vicdan azabının ve iç çatışmasının üzerinde epey duruluyor. Özellikle ölen karakterin hamile eşi ile kurulan hayali diyaloglar ve ona suçsuz olduğunu kanıtlama çabası ile durum zenginleştiriliyor.

Filmde belki de en çok dikkatimi çeken şey ise Buron ve Fugain arasında geçen diyaloglarda gerçek ile hayalin, geçmiş ile şimdiki zamanın birbirine büyük bir ustalıkla karıştırılmış olması oldu. Fugain ile olay gecesine flashback yapılan sahnelerde, komiser de anılara dahil oluyor ve olay yerinde dolaşarak çeşitli sorular yöneltiyor. Bunun yanında, finalde gördüğümüz aslında her şeyin bir tiyatro oyunundan ibaret olduğu klişesi ve hemen ardından bu klişenin kırılması, çok da çarpıcı olmayan Au poste! için kesinlikle takdir edilmesi gereken bir hamle olmuş.

Au poste! yaşamın içindeki küçük saçmalıkları, absürt mizah ögeleriyle besleyerek, kayıtsız bir tavırla anlatmasıyla türünün güzel örneklerinden biri sayılabilir ve yönetmenin özgün sinema dilini deneyimlemek için izlemeye değer bir film denebilir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here