Mitoloji, insanların kendi uydurduğu efsaneler olarak anılsa da dünyayı algılama, açıklama, anlamlandırma konusunda insanlara çok yardımı dokunmuştur.  Psikoloji de edebiyat, sanat, hatta bilim gibi birçok konuya ışık tutan mitolojiden yardım almış bir daldır. Bu dalda karşımıza çıkan bazı terimler tamamen mitolojide duyduğumuz olaylar ya da isimlerden oluşmuştur. Mitler sayesinde, insanlarda oluşan bazı psikolojik olayların anlamlandırılması ya da kullanılan metotların isimlendirilmesi daha da kolaylaştırılmıştır.

Psikoloji teriminin kendisi bile mitolojiden alıntıdır hatta. Psyche ve Eros diye iki aşık vardır mitolojide. Psyche alegorik bir isimdir ve Yunanca’da ruh anlamına gelir. Ruhun sadece aşkla yükseldiğine inanılır, yani Eros’la. Ruhsal şeyler hayatla, hislerle, azaplarla tanımlanır. Yani psikolojiye, mitolojik açıdan bakılırsa, bir bilimden daha fazlasıdır denilebilir. Psikoloji arayış içinde olan insan ruhunu aşka (sizin için ruhsal açıdan aşk her neyi ifade ediyorsa) ulaştırmak isteyen bir çalışmadır aslında.

Hypnos (Hipnoz)

Uyku Tanrısı olarak bilinen Hypnos, Gece Tanrıçası Nyx’in oğludur. Dilediğini, dilediği zaman uyutabilme yeteneğine sahip olan bu tanrı, efsaneye göre, Ay Tanrıçası Selene’ye aşık olan ve aşkının karşılıklı olduğunu bilen ölümlü bir çobanın dileğini yerine getirir. Onun dileği sevgilisiyle geçirdiği anları sonsuz kılabilmek için, ölümsüz ve sonsuz bir uykudur. Bu isteği yerine getiren uyku tanrısı, Endymion’a gözleri açık bir şekilde sonsuza kadar uyuyabilme yetkisi vermiştir, böylece çoban, uykuya dalmış olsa da sevgilisini görebilir. Ayrıca Hypnos’un mağarasının yanında bulunan Lethe ırmağı da suyundan içen ruhlara her şeyi unutturma özelliğine sahiptir.

Narsisizm

1898 yılında psikoloji literatürüne giren bu terimi, Freud, ilk kez 1910 yılında yaptığı çalışmalarda kullanmıştır. Ona göre, tıpkı dış dünya ile kendi arasındaki ayrımı yapamayan bebekler gibi narsistler için de kendinden başka hiçbir şeyin bir gerçekliği ya da önemi yoktur. Diğer bir deyişle, kişinin kendisinden başka kimseyi önemsememesi ve sadece kendisine duyduğu aşkı önemli görmesidir. Narsisistik kişilik bozukluğuna sahip olanlar, kendilerinin en mükemmel olduğunu düşünüp, hep göz önünde olmak isteyen hastalardır. Hedeflerine ulaşamayınca da, tıpkı kendi yansımasını nehirde görüp kendisine aşık olan ve ona ulaşmak için kendisini nehre bırakıp ölen Narcissus gibi çökmektedirler.

Oedipus ve Elektra Kompleksi

Trajik bir hikayesi olan Oedipus, anlatılanlara göre, annesi Jocasta ona hamileyken, bir kahin, bu çocuk büyünce babasını öldürüp annesiyle evlenecek diye bir kehanette bulunur. Bunun üzerine, dağda ayak bileğinden bağlanarak ölüme terk edilen Oedipus’u başkaları bulup kurtarır. Zaman geçtikçe büyüyen ve kehaneti yerine getiren Oedipus’u, annesiyle beraber olduğu gece, annesi ayak bileklerinden tanır bunun üzerine çok üzülen Jocasta kendisini asar ve Oedipus da gerçekleri öğrenince gözlerini oyar hatta gözlerini oyması psikolojide başka bir terime de isim olur  ‘Oidipism’. Bu terim de tıpkı Oedipus gibi kendi gözlerini tahrip etmek isteyen hastalar için kullanılır. Yine Freud’a göre, 3-4 yaş arası dönemde, erkek çocuklarda babayı kıskanma ve annesinin sadece onun olmasını isteme gibi davranışlar sergileyen çocuklara konulan tanı Oedipus kompleksidir. Elektra kompleksi ise tam tersi olarak kız çocuklarında bulunan ve babaya aşırı düşkünlük ve farklı hisler beslemeyle anneye karşı kıskançlık duyanlar için kullanılan terimdir. Elektra’nın hikayesinde, babası Agamemnon, Truva Savaşı’na gitmeden önce, Artemis’e adanmış hayvanlardan birini öldürdüğü için sinirlenen tanrıça, rüzgarı aniden kesince, yelkenliler hareket edemez ve bunun üzerine o da kızı Iphigeneia’yı, Artemis’e kurban olarak verir. Buna çok öfkelenen anne Clytemnestra, Agamemnon Truva Savaşı’ndan dönünce onu yeni sevgilisi Aigisthos’la beraber öldürür. Elektra ise bu olaydan sonra kendi annesini ve Aigisthos’u öldürtüp babasının intikamını almış olur.

Aşil Sendromu

Son olarak bu terime gelecek olursak; bu sendroma sahip olan hastalar, başka kişiler tarafından çok başarılı bulunsalar bile kendilerine başkalarının onlara duyduğu kadar güven duymazlar, kendilerini daha zayıf konumda düşünürler ve böylece daha çok gergin olurlar. Kendi aşil topuklarını gizlemek için güçsüz kalırlar. Bu terime öncü olan efsane ise şöyledir; Akhilleus (Aşil), küçükken annesi Tanrıça Thetis tarafından ölümsüz olabilsin diye ayağından tutularak ölüler ülkesinin nehri olan Styx’e batırılır. Ayak bileği tutulduğu için sadece orası suya değmeyen Akhilleus yalnızca orasından vurulursa ölecektir. Truva Savaşı’nda, Paris’in zehirli oklarından birinin bileğine isabet etmesi sonucu ölen Akhilleus, ne kadar güçlü olursak olalım illaki bir zayıf noktamız olduğunu hatırlatır bizlere.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here