Wendy: Benden uzak dur!

Jack: Wendy? Sevgilim? Hayatımın ışığı. Seni incitmeyeceğim. Cümlemi bitirmeme izin vermedin. Seni incitmeyeceğim dedim; sadece beynini dağıtacağım!


Sinema tarihinin belki de en ikonik korku filmi olan The Shining (1980), büyük üstat Stephen King’in aynı isimli romanından uyarlanmış olmasına rağmen esas özelliğini tamamiyle yönetmenine borçlu. Stanley Kubrick, bu esere kendi imzasını atmaktan da öteye geçip neredeyse her bir saniyesindeki dokunuşlarıyla eseri alanının en kült filmi yapıyor.

Kısaca film, kışın ortasında bir zamanda dağın başında bulunan kapalı bir otele yazı yazmak için giden yazar Jack (Jack Nicholson) ve ailesinin psikolojik durumlarını, insanüstü güçlerle harmanlayarak izleyiciye sunan bir eser. Başından sona kadar ise sürekli bir şekilde insanı geren ve (iyi anlamda) rahatsız eden bu başyapıt, psikolojinizi resmen altüst ediyor.

Filmin her detayını övmeye başlasak bu yazıyı adeta bir tez yazar gibi kapsamlı ve şoke edici detaylara sahip 2000 kelimelik bir makaleye dönüştürebiliriz (bkz. Google). Ancak bizim bu eser hakkında dikkat çekmek istediğimiz sadece birkaç belli başlı nokta bulunuyor.

(SPOILER)

Öncelikle, en önemli noktanın Kubrick’in yönetmenlik sanatı olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yok. Sinematografik açıdan konuşmak gerekirse, önceki filmlerinde de birlikte çalışmış olduğu görüntü yönetmeni John Alcott’un da muazzam estetik anlayışı sayesinde bu film, tek kelimeyle olağanüstü. One Point Perspective simetri anlayışının -çoğu Kubrick filmindeki gibi- kusursuzluğu ile karşı karşıyayız. Filmin kesinlikle her saniyesi ustaca çekilmiş bir fotoğraf karesi niteliğinde. Bu arada Arctic Monkeys’in buna gönderme yapan güzelliğine de bir uğrayabilirsiniz.

Bunun yanında, biraz daha Kubrick övelim: Aslında birazdan film hakkında üzerinde duracağımız noktalar hakkında konuya iki farklı taraftan da bakabilirsiniz; çünkü yönetmen, kullandığı çekim zamanını (18 aylık bir süre ile) biraz abartmasıyla ve aynı sahneleri (50-60’a varan sayıda) defalarca tekrarlatmasıyla film ekibi için sınırları oldukça zorlamış. Bu durum için “Sinema için değer!” de diyebilirsiniz; diğer taraftan “İnsanlık dışı!” olduğunu da savunabilirsiniz.

Örneğin, The Shining dendiğinde çoğu kişinin aklına ilk gelen sahne olan Here’s Johnny bölümü, Jack’in eşini -acayip başarılı bir şekilde- oynayan Shelley Duvall’ın açıklamalarına göre tam 3 günde çekilmiş ve sırf bu sahne için tam 60 tane kapı kullanılmış! Nicholson da daha önceden gönüllü itfaiyecilik yapmış olduğu için baltayı oldukça kolay kullanabildiği için ona kapı dayanmamış.

Bu sahnenin yanında, Jack’in eşi Wendy’i kovalamaya başladığı o malum merdiven sahnesinde ise Nicholson, merdivenlerden gerçekten de kendisi -birçok defa- yuvarlanmış! Kubrick’in istemiyle burada dublör kullanılmayan sahnede aynı zamanda Wendy’nin kendisini burada beyzbol sopasıyla korumaya çalıştığı an ise yine 35-40 defa çekilmiş.

Hatta bu zor çalışma şartlarının Shelley Duvall’ın gerçekten de psikolojisini bozduğu birçok kaynakta mevcut. Ayrıca Kubrick’in, Nicholson’a 2 hafta boyunca yemek için sadece peynirli sandviç vermesi ise ayrı bir psikolojik travma yaratmış; çünkü usta oyuncu, bu sandviçten nefret ediyormuş.

Aslında yönetmenin sandviç taktiği ve buna benzer uygulamaları başarı olmuş gözüküyor; çünkü Nicholson, öyle bir oynamış ki resmen cinnet geçiriyor. Kendine has o gülüşü ve kaşlarının ön planda olduğu o mimikleri sayesinde daha hikayenin en başında bile (örneğin, işi kabul ettiği sahnede) delireceğinin sinyallerini veriyor. Shelley Duvall ise kendi kocasından ölesiye korktuğunu acayip etkileyici bir şekilde izleyenlere yansıtıyor. Oğullarını oynayan Danny Lloyd da hem çok küçük yaşta olduğu hem de ilk aktörlük deneyimi olduğu için Kubrick, ona bir korku filmi içinde olduğunu söylememiş. Bir dram filminde oynadığını düşünen Lloyd, yıllar sonra gerçeği anlamış. Aktörün ilk ve son (!) oyunculuk deneyiminin The Shining olması ise bu sebebe bağlanabilir.

Hikaye anlamında ise King’in romanının derinliğinde olmadığı aşikar olan film, aslında bu eksiğini de izleyiciye hiç hissettirmiyor: Mükemmel yönetmenlik ve oyunculuklar dışında, filmde kullanılan bol detaylı çekim teknikleri, bunların iniş-çıkışları bol gerilim müzikleriyle birleşmesi ve özellikle estetik olarak da renk-simetri kullanımının en üst düzeyde sunulmasıyla birlikte göze hitabet konusunda adeta ders vermesi, filmin en değerli nitelikleri arasında.

Kubrick’in Stephen King’in bu romanını alıp kendine özgü bir sanat eserine dönüştürmesi ise King’in hiç hoşuna gitmemiş, hatta farklılıklar yüzünden filmi sevmediğini defalarca beyan etmiş. Örneğin, King’in orijinal versiyonunda en son sahnede otel yanıyormuş; ancak filmde Jack’in donduğunu görüyoruz. Aslında tam tersi bir bakış açısı söz konusu. Bu dahi yönetmen ile film hakkında yapılan özel bir röportajın bizim tarafımızdan çevirisine ise göz atabilirsiniz. Ayrıca Geekyapar’ın acayip tatlı inceleme videosunu da kesinlikle tavsiye ederiz.

“Kubrick’in Shining’i”, her bir anıyla sinema tarihinin en özel yapıtlarından biri. Bu nedenle de ilham verdiği o kadar çok ürün var ki: Örneğin, daha önce incelediğimiz üzere Pixar animasyonlarından tutun, 2000’lerin Emo dönemindeki Thirty Seconds to Mars’ın etkileyici The Kill klibinin üzerindeki etkisine kadar sanatın birçok dalına elini atacak kadar kült bir yapım.

Film, gerçekten de birçok efsanevi sahneye sahip: Baltayla kapının kırılması, Jack’in sadece All work and no play makes jack a dull boy yazdığının anlaşılması (ayrıca bkz. HVOB güzelliği), banyodaki “korkunçlu” öpüşme sahnesi, ikizlerin bir anda ortaya çıkmaları, kanlı asansör sahnesi, labirentteki koşuşturmaca ve filmin en sonunda reenkarnasyon mesajları veren o balo fotoğrafı anı gibi unutulması mümkün olmayan sahnelere tanık olduk.

Böyle bir eseri (ve 2019 yapımlı devam filmi Doctor Sleep’i) kaleme aldığı için King’e ve beyaz perdeye olağanüstü bir şekilde aktardığı için ise Kubrick’e çok teşekkür ediyoruz, Here’s Johnny!

Kaynak: 12.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here