Gizem dolu bir evreni  paylaşıyoruz. En önemlisi de yaşama dair anlamlarımız çok bulanık. Gerçekle sahtenin arasındaki hassas sınırdayız. Ya inançlarımıza kapılırız ya da gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırız ve bu sınır, zaman tanımıyor. Geçmişte de böyle, şu an da böyle. Sanki evrenin gerçekçiliği ve bizim hayal gücümüz bir arada olmanın yollarını bulmalı.

Şimdi beraber çok çok geçmişe gidelim. M.Ö. 6. yüzyıla… Güneş tutulmasını önceden bilmesiyle zamanında nam salmış, Miletoslu Thales’in varlığı sorguladığı o ana…

Thales’in varlığa karşı ilgisi bir insan için çok doğaldır. Hepimiz biliyoruz ki, Thales’le aynı düşünce ağına düştük. Çünkü hepimiz insanız. İnsan olmanın anlamına, ölüm korkusunun yarattığı zaman ile yaşamın değerine ve dünyaya ortağız. İnançlarımız bu yüzden etkili belki de.

Thales’le aramızdaki farklardan biriyse, yaşadığı dünya körü körüne inançların tarafındaydı. Ancak bildiğimiz kadarıyla (Kendisinden geriye hiçbir yazılı belge kalmamıştır, ama adı bazı ayrıntılarla birlikte hem Aristoteles hem de antik Yunan filozoflarının 3. yy’da yaşamış biyografi yazarı Diogenes Laertios’a ait kaynaklarda geçmektedir.) Thales; kendi zamanına rağmen, korkudan doğmuş derin inançları bir kenara bıraktı ve varlığın gerçeğini su kabul ederek, bilimlerin kökü felsefeyi başlattı. Sorgulamasını ciddiye aldı. Neden böyle yaptığını hiç sorguladı mı acaba?

Çıkardığı sonuç günümüzde doğru olarak kabul edilmese de doğa üzerinden akıl yürütmesi ona ve bize gerçeği öğrenme yolunda büyük bir ışık oldu. Çünkü; bütün kargaşanın arasında etrafındaki tek gerçek olan doğaya tutunması, dünya düzenini gerçekler üzerinde inşa edilmesine sebep oldu. Hayat ve zaman kazandırdı.

Tarih boyunca yanılsamalarımızdan kurtulamadık ama böyle bir başlangıç insanoğlunun ayağını değdirebileceği bir taban oluşturdu. Ve büyük adımlar atıldı. Farklı alanlar doğdu. İşte felsefenin yarattığı alanlardan biri olan psikoloji ya da insana dair her şeyi (vurgulamak istediğim şey korku) tanımayı hedef alan psikoloji kendi amacıyla kendisini yaratma yolunda başlangıcını yaptı.

İkinci bölümümüzde, psikolojinin bilim olma yolunda tarihsel ilerleyişini ele alacağız. Serinin diğer bölümlerinde görüşmek üzere.

 
Birlikte düşünelim:

Düşününce, mitolojik tanrılardan şu ana gelmemiz, korkularımızın oluşturduğu inançlardan kurtulduğumuzu gösterse de yarattığımız değerleri dünyanın diliyle algılamaya çalıştığımızda sanki gerçek dışı kalıyor. Yoksa bilim yeterli değil mi varlığı anlamak için? Yoksa insanın hislerine bağlı oluşturulan düzen (ahlak,iyilik-kötülük vb.), dünya diliyle anlamsız ve hayal gücüyle yaratılmış olarak gözükse de gerçek bir anlamı var mı? Varsa eğer psikoloji sayesinde oluşturabileceğimiz farkındalık, varlığın gerçeğini görmek için tamamlayıcı bir yol olabilir mi?

 

Kaynakça:
  1. Bertrand Russell “Batı Felsefesi Tarihi”
  2. Diogenes Laertios “Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri”
  3. 3

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here