Duvarları bembeyaz olan boş bir odaya girdiniz. Odada sadece tam ortada duran, içinden sarı bir örtü sarkmış eski bir sandık var. Postmodernist bir sanatçı, size bu odada bir sanat eseri görüp görmediğinizi sorsaydı, ne yanıt verirdiniz?

Sanat dediğimiz şey kısa ve öz haliyle dışavurumdur. Bir mutluluğun dışavurumu, bir acının, bir intikamın, bir güzelliğin… Kendini birden çok sebepten ve birden çok yolla var eder. Köln’de yaşayan genç kadın, ülkesine karşı duyduğu özlemi bir alçıyla şekillendirir. Aynı anda Dublin’deki caz müzisyeni, gördüğü bir güzelliğin şaşkınlığıyla hayatının en özel şiirini yazar. İstanbul’da ise bir genç adam, hikayesi olan bir sarı örtüyü, hikayesi olan eski bir sandığa yerleştirir ve diğerlerinin hissettiği duygulardan biri olan acısını ortaya koyar. Peki şimdi bu sarı örtülü sandık, sanat mıdır?

İnsan zihni yüzyıllar önce somut olarak üstünde çok uğraşılmış, günlerce ya da yıllarca emek verilmiş, kalabalık veya süslü nesnelerin daha değerli olduğu düşüncesine yatkındı. Bu anlayışa göre her tarafı işlemeli bir elbise, düz kesimli bir başka elbiseden daha değerlidir. İki farklı kişinin yaptığı aynı işlerden, kim daha çok mesai harcadıysa o daha değerlidir. Yani gizlenenin varlığına inanmaktansa, görünene inanmak esastır. Fakat artık bu anlayış, soyut sanat anlayışının ve postmodern görüşün yaygınlaşmasıyla birlikte etkisini kaybetti. Bir çalışmanın sanat mahiyetinde değerli olup olmaması artık göreceli bir tartışma konusu haline geldi. Aşağıdaki tablo soyut dışavurumcu ressam Jackson Pollock’a ait. Sokaktan ressamı tanımayan 10 kişi çevirdiğinizde, muhtemelen yarısından fazlası anlamı olmayan, öylesine yapılmış bir çalışma olduğunu söyleyecektir. Hatta ve hatta aynısını kendilerinin de yapabileceklerini iddia edeceklerdir. Ama bu durum, esere 2006 yılında 140 milyon dolar değer atfedildiği gerçeğini değiştirmeyecektir.

Pierre-Auguste Renoir’in tablosu ise Pollock’ın tablosuna kıyasla daha anlaşılır ve somut figürler barındırıyor. Yine sokaktaki 10 kişiyi çevirip iki tabloyu da yorumlamalarını istesek, muhtemelen Renoir’in tablosunun daha özenli ve daha sanatsal olduğunu söyleyeceklerdir. Bu eserin 1990 yılında 78,1 milyon dolar değere satıldığını bilmeden…

Fakat zaten bir sanatın değerini fiyatının belirlememesi bir yana, bahsedilen değer de kişiye, ortama, kültüre göre değişkenlik gösterecektir. Yapılan bir araştırmaya göre birey, sanat konusunda ona söylenen cümlelerle bir değer yargısı oluşturuyor. Yani bir kişiye karşısındakinin paha biçilemez bir sanat eseri olduğunu söylerseniz, onu paha biçilemez olarak görmeye başlayacaktır.

2016 yılında San Francisco Modern Sanat Müzesi’ndeki bir sergide, iki gencin yere bir gözlük bırakması sonucu ziyaretçilerin gözlüğü postmodern bir eser zannetmesi ve fotoğraf çekmek için sıraya girmesi de bu araştırmayı destekler nitelikte.

Bu araştırmaların derinine inildiğinde, Immanuel Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi eserinde ileri sürdüğü teori ortaya çıkıyor. Kant, beğeninin iki parçasından bahseder. Birincisi az önce de bahsettiğimiz, kişinin beğeni yargısını, sanki nesnelmiş gibi herkesin onayı üzerine bir istem ile belirlemesidir. İkincisi ise özgünlüğüne göre beğeni yargısıdır.

“Sanki yalnızca öznelmiş gibi, hiçbir biçimde tanıtlama zeminleri yoluyla belirlenebilir değildir… Gerçekte beğeni yargısı her zaman nesne üzerine tekil bir yargı olarak ortaya koyulur. Anlak nesneyi hoşlanma noktasında başkalarının yargısı ile karşılaştırarak bir evrensel yargı oluşturabilir; örneğin, ‘Tüm laleler güzeldir’; ama o zaman bu bir beğeni yargısı değil, bir mantıksal yargıdır ki, bir nesnenin beğeni ile bağıntısını belli bir türdeki şeylerin yüklemi yapar; ama ancak verili tekil bir laleyi güzel bulduğunu, laleden hoşlanmanın evrensel olarak geçerli bulduğumu anlatan yargı beğeni yargısıdır. Bu yargının özgünlüğü şunda yatar: Yalnızca öznel geçerliğinin olmasına karşın, gene de tüm özneler için istemde bulunur –eğer bilgi zemini üzerine dayanan ve bir tanıtlama yoluyla dayatılabilecek nesnel bir yargı olsaydı her zaman yapabilecek olduğu gibi.”

Rotterdam’da bulunan Erasmus Üniversitesi’ndeki bilim insanları, 24 kişilik öğrenci grubuyla sanat yargısı konusunda bir deney yaptı. Öğrencilere, beyin aktiviteleri elektroensefalogram(EEG) yöntemiyle ölçülürken bir resim serisi gösterildi. Ulaşılan sonuca göre resimlerin yarısı hoş, diğer yarısı ise nahoştu. Daha sonra öğrencilere resimlerin sanat eseri olduğu ya da gerçek hayattan fotoğraflar olduğu söylendi ve bu sırada beyin kortekslerindeki elektromanyetik seviyeleri ölçüldü. Ölçümlere göre sanat eserleri, gerçek hayattan resimlere göre çok daha fazla beğenildi.

Araştırmanın lideri Noah van Dongen: “Bu çalışma, bunun bir sanat çalışması olduğuna dair beklentimiz olduğu zaman beynimizin, gerçek olduğu beklentisinde olduğundan çok daha farklı çalıştığını göstermektedir. Bu gerçekle ilgili değildir dendiğinde, duygusal tepkimiz , nöral seviyede bastırılmış gibi görünüyor. ” diyor. “Bu sadece içerdiği şey yerine, imajın şeklini, rengini ve kompozisyonu dikkatle inceleyebilmek veya takdir edebilmek için kendimizin imaja olan mesafesinin ne şekilde olduğundan kaynaklanıyor olabilir.”

Sonuç olarak Kant’ın dediği gibi, bir sanat çalışmasını takdir edebilmek için, onun benliğimize olan duygusal mesafesine ihtiyaç duyarız. Bu duygusal mesafe genel bir anlam da ifade edebilir, kişisele inen bir beğeniyi de yansıtabilir. Bu sebepten sanatı belli ölçüler haricinde bir kıstas altına almak veya sınırlayarak bir teraziye koymak faydasızdır. Çünkü terazinin diğer kefesine konulacak ağırlıkta bir yargı yoktur.

Kaynak: 1

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here