Steven Spielberg’in 1975 yılında yönettiği Jaws belki de hala gerilim filmi deyince akla ilk gelenlerden, felaket filmleri içerisinde kendine özel bir yer edinenlerden.

Jaws, temelde Amerika’da bir sahil kasabasına dadanan bir köpek balığının ve kasabayı bu köpek balığından kurtarmaya çalışan insanların savaşını anlatıyor. Bu insan-doğa savaşını çekici kılan nokta ise Jaws’ı konumlandırabileceğimiz yerin fazlasıyla açık uçlu olması.

Michael Ryan ve Douglas Kellner’ın yazdığı “Politik Kamera” altmışlı yıllardan başlayıp seksenlere kadar çekilen filmleri ideolojik yapıları üzerinden inceleyen bir kitap. Politik Kamera’da Spielberg’in Jaws’ı ise bir “kriz filmi” olarak ele alınıyor. Ekonomik ya da politik olarak bir kriz yaşamakta olan Amerika’nın Jaws, Exorcist benzeri felaket filmleri ile halkı yatıştırmaya çalıştığını öne sürüyorlar. Bu felaket filmlerinin hedef noktasında ise çoğunluklu olarak muhafazakar kesim bulunuyor. Bu felaket filmlerinin bir kriz çıkarıp sonra da o krizi ataerkil bir model ile çözmesi bir yana bir diğer ortak özellikleri ise filmlerde sorun kaynaklarından birinin kadın cinselliği olarak işaret edilmesi.

Jaws’ı ideolojik olarak pek çok noktadan çözümlemek, köpek balığına pek çok farklı anlam yüklemek mümkün. Bunlardan ilki tamamen eril otorite üzerinden yapılacak bir okumadır. Jaws’da ana karakterimiz olan Brody, filmin başlarında bize zayıf, güçsüz gösterilir. Sonrasında Jaws’ın hakkından gelecek olan da yine Brody karakteri olduğu için aslında olay Jaws’dan çok Brody ve onun “erkekliği”, “otoritesi” ile ilgili bir meseledir. Jaws her ne kadar görüntü itibari ile ilk anda bir fallus çağrışımı yaratma olasılığına sahip olsa da aslında burada fallustan çok bir erkeğin görevlerini yerine getiremediği, erkek olmadığı zaman başına gelebilecek belaları temsil eder. Yani Brody karakterinin ailesi içindeki pasifliği ve güçlü bir erkek duruşu sergileyememesi sonucunda Jaws karşısına çıkmıştır ve ancak Jaws’ı alt ederek erkekliğini yeniden kazanmıştır.

Yine benzer bir konumlandırma yapacak olursak otoriteyi karakterden alıp halka ve devlete verdiğimizde ise Jaws kriz filmi görevini tam anlamıyla üstlenmiş oluyor. Kopuk, umutsuzluğa düşmüş bir Amerikan halkına tamamen dıştan bir bela olarak gelen Jaws, geleneksel otoriteyi tehdit ediyor ve halkı bu beladan ise yine bir geleneksel otorite figürü olabilecek “erkek” bir karakter olan Brody kurtarıyor ve işler yoluna giriyor.

Jaws’a bir ekonomik kriz, otorite tehdidi anlamı yüklemeden dümdüz baktığımızda bile aslında Jaws “kendi halinde yaşayan Amerikan halkına” bir tehdit olarak ortaya çıkıyor. Filmin geleneksel otorite konusunda kurduğu muhafazakar anlatı bir yana aslında film doğaya karşı insanı yücelten ve “işgalci” bir anlayışa da sahip. Filmde yansıtılan şeklinden bağımsız düşündüğümüzde aslında köpek balığı insanlara tehdit edici bir canavar olarak algılanmamalı, çünkü temelde yanlış olanı yapan ve köpek balığının doğal yaşam alanına girip oraya plajlar kurup sahili bir turizm sektörü haline getiren kesim insanlar. Bu perspektiften bakıldığındaysa zaten canavar olarak nitelendirilecek şey köpek balığı değil ırk olarak insanlık oluyor.

Filmin bize doğadan gelen şeyleri “tehlike” olarak sunması ve doğadan olduğu gibi geleni yenmenin ise bir “zafer” olarak gösterilmesi durumunda ise Spielberg’in kadınlıkla ilgili muhafazakar duruşu ortaya çıkıyor. Öncelikle filmde Jaws’ın yaptığı ilk saldırının sorumlusu bize bir kadın olarak gösteriliyor. Sahilde erkek arkadaşı ile eğlenmekte olan bir kadın denize girip çıplak bir şekilde yüzmek istiyor ve bunun sonucu ise sevgilisinin canı oluyor. Bu noktadan itibaren Jaws’ın yapacağı ve önlenemeyen saldırılarda aslında saldırının önlenememe sebebi hep bir kadınmış gibi davranılıyor. Örneğin Brody işinin başındayken yaşanan ve önlenemeyen saldırıda karısıyla konuşuyor olması gibi. Tüm bu açıkça gözümüze sokulan detaylar bir yana bir de Jaws’ın “denizden gelmesi” gibi bir gerçek var. Deniz, su gibi akışkan maddeler sinemada metaforik olarak kadınlıkla ilgili meseleleri temsil etmektedir. Mitolojide diyonizyak olarak tanımladığımız bu metaforlar kadını, doğurganlığı, doğal, kaotik ve sınırsız olanı temsil eder. Bu noktada Jaws’ı diyonizyak olarak düşünürsek aslında Jaws eril otoritenin kurduğu “düzen”e karşı bir başkaldırıdır ki bu da filmin dönemi itibariyle feminizm olarak yorumlanabilir. Köpek balığının “dişli” bir canlı olması ise bizi vajina benzetmesine yönlendirdiğinden böyle bir okuma yapmak da mümkündür.

Tüm bu muhafazakarlığına ve anti-feministliğine rağmen aslında Jaws filmini son haline getiren, ve teknik açıdan bakıldığında “dönemin teknolojisine göre çok iyi” dedirten insan da filmin kurgucusu Verna Fields yine bir kadındır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here