Çeşit çeşit uyuşturucular, paranoya, uzay gemileri, her hareketimizi izleyen “büyük birader” niteliğindeki hükümetler, alternatif evrenler ve kimlik arayışı konularına kafa yoran Philip K. Dick, 1982’deki ölümünde arkasında dev bir miras bıraktı. Bu mirastan alınmış ilham, sonrasında kendi alanlarında ön plana çıkacak onlarca bilim kurgu filminin, romanların ve fikir akımlarının önünü açtı.

Image result for philip k. dick

Görüp görebileceğimiz en nevi şahsına münhasır yazarlardan olan PKD, üniversitede aldığı felsefe eğitiminin etkisiyle evreni Tanrı’nın bir parçası olarak yorumlayan panteist görüşün etkisi altına girdi. Bu fikir değişiminin ardından, ‘ucuz roman’ formatında bilim kurgu dergilerinde tefrika edilmek üzere yazılmış romanları da daha derin, en azından çok daha felsefi nitelikler kazandı. Dick, kağıt üstünde felsefe ile çok az akrabalığı bulunan bilim kurgu türünü Avrupalı çağdaşı Stanislaw Lem‘in tarzına benzer şekilde reforme etti; ağır konuları yutması eğlenceli birer hap haline getirdi. Yazarın bu kültürel dönüşümü, “Vulcan’s Hammer”, (ülkemizde “Vulcan’ın Çekici” adıyla basıldı) ve “The Cosmic Puppets” gibi tefrika romanlarında benimsediği ‘tam gaz bilim kurgu’ tarzından tavizler vererek yazdığı, bizim de ilk başyapıtı sayabileceğimiz “Time Out of Joint” (“Çığrından Çıkmış Zaman” adıyla basıldı) ile açıkça ortaya çıkar. Kitapta 50’ler Amerika’sında sıkıcı banliyö hayatını iliklerine kadar yaşayan orta yaşlı Ragle Gumm‘ın düzenli olarak oynayıp sürekli birinci olduğu bir gazete oyununun arkasındaki sırları keşfetmesi anlatılır. PKD’nin bu romanındaki “paranoyak olmanız izlenmediğiniz anlamına gelmiyor” teması, kırk sene sonra çekilecek “The Truman Show” filminin de esin kaynağı olacaktır. Romanın ‘hayatının bir kurgu olduğunu keşfeden ve bu kurgudan kaçmaya çalışan adam’ konusunu olduğu gibi alan film, Dick’in ‘paranoya’ya eğildiği romanından farklı olarak, bu konuyu televizyon kültürünü keşfetmek için kullanır.

Medyanın, hükümetlerin, büyük şirketlerin, dini ve politik grupların sahte gerçekler üretip sunduğu bir toplumda yaşıyoruz. Ben yazdıklarımla “gerçek nedir?” sorusunu soruyorum. Çünkü elindeki ileri teknolojiyi sonuna kadar kullanan güçlü insanların ürettiği sahte gerçekliğe çok sık maruz kalıyoruz.”

Geçtiğimiz yıllarda yazarın ifadesini ve sesini taklit eden bir android yapıldı.

Yazarın paranoya mevzusuyla uğraştığı 50’li yıllarda ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerinden kurtulamamıştı. Soğuk Savaş atmosferi vardı; halk her an güçlü ve kaynağı belirsiz bir psikolojik tehdidin etkisindeydi. 60’lı yıllar ise, 50’lerdeki kolektif buhranı bastırmak için piyasaya sunulan yıldızların büyüdüğü, her türlü fikrin kolaylıkla parlatıldığı, bugün hala sorunsuz devam eden “popüler kültür“ün tüm dünyaya rahatlıkla ihraç edilebildiği umut dolu bir dönem olarak başlamıştı. Yazar, 1963 yılında piyasaya sürülen romanı “The Man in the Castle” (Yüksek Şatodaki Adam) ile ‘alternatif gerçeklik’ konusuna eğildi ve Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nı kazandığı, ABD’nin Nazi egemenliğinde totaliter rejimle idare edildiği bir dünya tahayyül etti. Roman, alternatif tarih konusuna bu kadar detaylı eğilen ilk eserlerden olduğu için dikkat çekti ve PKD’nin ülkesindeki umutlu atmosfere rağmen hala temkinli olduğu düşüncesini güçlendirdi. Yazarına Hugo ve Nebula ödüllerini kazandıran roman, olabilecek en uygun bağlamda, 2015 yılında başlayan ve hala devam etmekte olan bir diziye de uyarlandı. Belki de Trump’ın Amerika’sında yapılan en ‘gerçekçi’ dizilerden biri, ve yazarın korkutucu vizyonunun başka bir ispatı olarak.

Sonraki yıllar yazar için büyük bir depresyon içinde geçti. Çünkü başta yazdıklarına ‘entelektüel derinlik’ kazandırmak için kullandığı varoluş bunalımı kontrolden çıkmıştı artık. Dick, bu sorunlarla baş etmeye çalıştığı süreçte de bir dizi başyapıta imza attı. Bunlardan en meşhuru; altı kaçak androidin peşine düşen “kelle avcısı”, Rick Deckard’ın hikayesini anlatan “Do Androids Dream of Electric Sheep?“tir (Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?). Nükleer savaş sonrası San Francisco’sunda geçen roman, soyadını Descartes’ten alan ana karakteri vasıtasıyla varoluşu ve gerçeklik kavramını sorgular. Roman 1982 yılında Ridley Scott tarafından filme çekilecek, “Blade Runner“, bilim kurgu sinemasında nadiren aşılabilen bir zirve olacaktı.

Yazarın aynı dönemde kaleme aldığı “The Simulacra” (“Simulakra” adıyla basıldı), Üçüncü Dünya Savaşı’nın ardından kurulmuş sahte bir Amerika’da geçer. Bu roman, gerçeği arayan karakterleri ve felsefedeki ‘simulakra modeli’ni bilim kurguda kullanışı ile “The Matrix“in de ilham kaynağıdır. Ardından gelen “Ubik“, “Three Stigmatas of Palmer Eldrich” (Palmer Eldrich’in Üç Stigması) ve “Flow My Tears, The Policeman Said” (Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis) de benzer temaları kullanan başarılı romanlardı, ancak bu dönemin sonunda Dick’in depresyonu da derinleşti ve 1971’de bir intihar girişiminde bulundu. Aşırı dozda potasyum bromit yutan yazar, uyuşturucu bağımlılığının etkisiyle oldukça sinirli ve paranoyak birine dönüşmüştü artık. Fakat ölmeden hemen önce yardım istemeye karar verdi ve kurtarılarak medikal bir merkezde diğer bağımlılarla birlikte tedaviye alındı. Buradaki anıları, hayatının ve yazarlık kariyerinin ‘üçüncü bölümü’ diyebileceğimiz kısmındaki ilk başyapıtı “A Scanner Darkly“nin (Karanlığı Taramak) de ilham kaynağı oldu. Gelecekte sentetik uyuşturucuya bağımlı olan ve gerçeklik algısını kaybetmeye başlayan bir narkotik polisinin hikayesini anlatan roman 1973 yılında; hippi kuşağının hayal kırıklıklarıyla “günlük hayatlarına” dönmeye başladığı, 1968-69’un coşkusunun yok olduğu bir başka karanlık dönemde piyasaya çıktı. Yazarın her romanı birbirinden güzeldir, fakat bizim için de Karanlığı Taramak’ın yeri ayrıdır diye ekleyelim. Richard Linklater‘ın 2006’da vizyona giren sinema uyarlaması da, ne kadar kapsamı daraltsa da, Dick’in vizyonunu sinemaya en iyi aktaran uyarlamalardan biridir.

Image result for a scanner darkly
Robert Downey Jr., “A Scanner Darkly” filminde. Katılıyoruz.

Yazar, “A Scanner Darkly”nin piyasaya sürüldüğü 1973 yılından 82’deki erken ölümüne kadar da dini konulara eğildi. “Ubik”te anlattığı ‘elektronik aygıtlar aracılığıyla iletişime geçilen ruhlar’ konusu, bedenden bedene gezen ruhları konu alan “Valis Üçlemesi”nin temelini oluşturdu. “VALIS” ile başlayan üçleme, “The Divine Invasion” ve yazarın son romanı “The Transmigration of Timothy Archer” (ülkemizde “Timothy Archer” adıyla basıldı) romanlarından oluşur. Özellikle üçlemeyi tamamlayan “Timothy Archer”, 80’ler Amerika’sında özel hayatıyla işini dengelemeye çalışan bir piskoposun İncil’e kaynaklık etmiş (ve sonradan epey değiştirilmiş) el yazmalarının peşine düşüşünü konu alır ve bilim kurgunun gördüğü en eksantrik yazarlardan birinin kariyerine güzel bir nokta koyar. Dick bu son dönemde Elijah isminde bir çocuğun ruhunun vücudunu ziyaret ettiğini ve ara ara kontrolü eline aldığını iddia etti, ‘ruhsal sorunlarla boğuştuğu’ söylendi ve 53 yaşında hayata veda etti. Belki de aklını kaybetmekle suçlanan başka birinin vücudunu ele geçirmiştir, kim bilir.

Ölümünün ardından sinemaya aktarılan öyküleri arasında Spielberg’in “Minority Report“u (Azınlık Raporu), Arnold Schwarzenegger’li “Total Recall“, (yazarın birçok öyküsünün birleştirilmiş hali olsa da, “We Can Remember It For You”nun uyarlaması olarak bilinir) Ben Affleck’li aksiyon filmi “Paycheck” (Hesaplaşma) ve yalnızca ana temayı ödünç alsa da Matt Damon ile Emily Blunt‘ı buluşturan “The Adjustment Bureau” (Kader Ajanları) da bulunur. Hatta şu an, yazarın öykülerinden uyarlanacak farklı bölümlerden oluşan “Alacakaranlık Kuşağı”/”Black Mirror”vari bir dizinin hazırlıkları da devam ediyor. “Philip K. Dick’s Electric Dreams” adını taşıyacak dizinin kadrosunda şu an sadece Bryan Cranston var, dolayısıyla yazarın adını ilerleyen senelerde daha çok duyacağımızdan şüphe yok. Özellikle kırk yıl öncesinden yaptığı tespitlerde ne kadar haklı olduğunu gördükçe, kendisini keşfetmek isteyenlerin sayısı da artacaktır diye düşünüyoruz.

Image result for philip k. dick artwork

Dick‘in öyküleri, ülkemizde de “Philip K Dick: Toplu Öyküler” adıyla ciltler halinde basılıyor. Aykırı ve derin konuları eğlenceli hale getiren, üstüne uzunca kafa yormaktan keyif alacağınız bu yazarı hala keşfetmediyseniz, onlarca romanından herhangi biriyle başlayabilirsiniz. Herkesi PKD’nin farklı dünyasına balıklama dalmaya davet ediyoruz.

Bunu söylediğim için üzgünüm, ancak bilim kurgu yazarları bence hiçbir şey bilmiyor. Bilimden bahsedemiyoruz, çünkü hakkında bildiklerimiz sınırlı ve dayanaksız; ve kurgu kısmı da çoğunlukla berbat.