Tarih söz konusu olduğunda hemen ardından klişeleri de gelir. Herhalde bugünün en popülerleri Lozan’la ilgili çarpıtmalar ve II. Abdülhamit’le alakalı fantastik anlatılardır. Bu klişeleri savuşturmak bazen keyif verici olsa da iş tarihçilerin pek irdelemediği ve hatta devletin resmi söylemi haline gelmiş diyebileceğimiz konulara gelince çok daha ciddi bir hal alıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olduğu genel bir kabuldür. Erken Cumhuriyet döneminde farklı yaklaşımlar olsa da bu kabule itiraz etmek için geçerli bir neden yok zaten. Öte yandan bu kabulün uzantısı ise Osmanlıların, Selçukluların ardılları ve halefleri olduğudur. İşte bu kısım ilki kadar açık ve kolay kabul edilebilir değildir. Osmanlıların kurucuları da elbette Selçuklular gibi Oğuz Türkleriydi. Dini ve kültürel bağlantılar da yadsınamaz bir gerçekken Osmanlılar ile Anadolu Selçukluları arasında siyasi bir bağlantının yani vasallık ilişkisinin varlığı zayıf bir ihtimaldir. Hele ki bir halef-selef ilişkisinden bahsetmek asla mümkün değildir. Peki biz bugün niye farklı biliyoruz ve Anadolu’da yaklaşık iki yüzyıl boyunca var olan Moğolları neden hiç hatırlamıyoruz? Cevap kısaca şöyle: Osmanlı’dan bize sayısız kurum ve gelenek miras kaldığı gibi Osmanlı’nın resmi tarihi de yine bu mirasın bir parçasıydı. 

Peki Osmanlılar neden kendilerine farklı bir geçmiş yaratma ihtiyacı duydular? Bu sorunun cevabı aynı zamanda tarih ne gibi işlere yarar sorusuna da bir yanıt niteliğindedir. Devletler için tarih hep bir meşruiyet kaynağı olagelmiştir. Osmanlılar da Anadolu’da diğer Türk beylikleriyle savaşırken kendilerini meşru göstermek ve otoritelerini kabul ettirmek için Selçuklu mirasını sahiplenmekten geri durmadılar. Erken dönem Osmanlı tarihçileri bu resmi tarihin nasıl ortaya çıktığını bizlere göstermekte. Öte yandan erken dönem Osmanlı tarih yazımının en büyük eksikliği 14. yüzyılda yazılmış herhangi bir tarih metninin olmayışıdır. Osmanlılar kendi tarihlerini kurulduktan bir yüzyıl sonra yazmaya başladılar. Bu eksiklik, bir yüzyıl boyunca olanların anlaşılmasını ciddi anlamda zorlaştırıyor.

Osmanlıları, Selçukluların halef devleti olarak resmeden ve bu anlatının Osmanlıların bir nevi resmi tarihi olmasını sağlayan tarihçi, Neşri‘dir (ö. 1520). Neşri’ye göre Sultan I. Alaaddin Keykubad hizmetlerinden dolayı Ertuğrul Bey’e Söğüt ve Domaniç’i vermişti. Sultan III. Alaaddin Keykubad ise, çıktıkları ortak seferde Moğollara karşı başarılarından dolayı ve ayrıca kendi çocuğu da olmadığından Osman Bey’i veliahdı ilan etmiş ve ona saltanat alameti olan hediyeler göndermişti. Kaderin cilvesi ki Osman Bey, Konya’ya varamadan Sultan ölür. Bu yüzden Osman Bey bağımsızlığını ilan etmek zorunda kalır. Bu anlatının verdiği mesaj şudur: Osmanlılar, diğer Türk beyliklerinin yaptığı gibi Selçuklu topraklarında bağımsızlık ilan etmemişler ve Selçuklu otoritesine son Sultan ölene kadar (III. Alaaddin Keykubad son Selçuklu sultanı değildir.) sadık kalmışlardır. Peki bu anlatı neden doğru olamaz? 1300’lerin başında Anadolu’da, Selçukluların adları dışında pek bir şeyleri kalmamıştı. Anadolu, merkezleri Azerbaycan olan Moğol ilhanlılar tarafından doğrudan yönetiliyordu. Selçuklu sultanları ise sadece kukla yöneticilerdi. Böyle bir zamanda Osman Bey’in Selçuklularla bir olup Moğollara karşı savaşması mümkün değildi. Olsa bile büyük cesaret isterdi. Ayrıca birinci ve üçüncü olarak bahsedilen Sultan Alaaddin de aslında aynı kişidir ve oldukça kurgusal bir figürdür. Osmanlılar açısından bir yüzyılı aşkın bir süreyle yaşayan tek bir Selçuklu sultanı var gibiydi. 14. yüzyılın başına geldiğimizde Rudi Lindner’in belirttiği gibi Osmanlılar bağımsız olmak bir yana Moğolların doğrudan vasalları haline geldiler. Çünkü arada gerçek anlamda bir Selçuklu otoritesi artık kalmamıştı. Osman Bey ve Orhan Bey dönemlerinde İlhanlı hükümdarı Abu Said (h. 1316-1335) adına kestirilen sikkeler açık bir kanıt iken 1330’larda bile İran kaynakları Orhan Bey’den Moğollara haraç veren bir uç beyi olarak bahseder. Osman Bey’in kendi adına bastırdığı bir sikke ayrıca bulunmuşsa da bu sikkenin doğruluğu tartışmalıdır.

Neşri’nin oluşturduğu resmi tarihin karşısında aykırı sesler de yok değildi. Aşıkpaşazade (ö. 1484) ve onun kaynağı olan Yahşi Fakih’e (ö. 1413) göre Osmanlılar, Moğollarla kuzendiler ve Anadolu’ya beraber gelmişlerdi. Hatta Selçuklulardan bile önce. Peki nasıl oluyor da bu kadar zıt iki anlatı ortaya çıkabiliyordu? Bunu anlamak için bu tarihçilerin eserlerini yazdıkları dönemin şartlarını incelemek gerekir. 14. yüzyılın başı, Anadolu’da binlerce Moğol’un bulunduğu ve Selçuklu otoritesinin yok olduğu bir dönemdi. Böyle bir atmosferde Osmanlılar Anadolu’nun en batısında küçük bir uç beyliğiydi ve diğer tüm beylikler gibi Moğol egemenliği altındaydı. Dolayısıyla Yahşi Fakih gibi erken bir kaynağın Moğollarla olan bağlantılardan ve iyi ilişkilerden bahsetmedi doğaldı. Buna karşın Timur’un 1402’de, Ankara’da Osmanlıları mağlup etmesi ve İran’a dönerken beraberinde Anadolu’daki Moğolları götürmesi, Anadolu’nun siyasi atmosferini ciddi anlamda değiştirdi. Artık Türkmenlerin baskın olduğu bir coğrafyada yeniden büyüyecek olan Osmanlılar, imparatorluk vasfına ulaştıklarında bir zamanlar Moğolların vassalları olduklarını neden hatırlasınlar ki? Bunun yerine Sünnilerin koruyucusu olan Büyük Selçuklu mirasıyla, Türkmen Anadolu Selçuklu geçmişi çok kullanışlı olacaktı. İmparatorluk olma sürecinde Osmanlıların, Türk kimliğine ve kökenlerine bakışlarında da ciddi değişiklikler olmuştur ama bu başlı başına ayrı bir yazı konusunu teşkil ediyor.

Sonuç olarak Osmanlılar hoşlanmadıkları veya ihtiyaç duymadıkları için kendi geçmişini unutmuş veya üzerinde oynamış olabilirler. Fakat, gerçek bir Akdeniz imparatorluğu olan Osmanlıların da bir zamanlar tabi olduğu Moğol efendileri vardı.

 

 

 

Kaynakça

Aydın Ayhan, Tuncer Şengün, “Anadolu Beyliklerinin ve Osmanlı Beyliği’nin İlhanlılar Adına Kestirdiği Sikkeler” XIII. Türk Tarih Kongresi, Türk Tarih Kurumu, Ankara: 2002.

Baki Tezcan, “The Memory of the Mongols in Early Ottoman Historiography” Writing History at the Ottoman Court: Editing the Past Fashioning the Future, ed. Erdem Çıpa ve Emine Fetvacı, Bloomington: Indiana University Press, 2013.

Colin Imber, “The Ottoman Dynastic Myth” Studies in Ottoman History and Law, İstanbul: ISIS, 1996.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi c. I, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2015.

Rudi Lindner, Nomads and Ottomans in Medieval Anatolia, Bloomington: 1983.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here