Orson Welles, kimine göre 20. yüzyılın en büyük dahilerinden biriydi. Yönetmen, yazar, oyuncu, müzisyen, radyocu ve ressam Welles 26 yaşında yazıp yönettiği ilk filmi Citizen Kane ile büyük bir ün kazandı, çoğu eleştirmene ve sinemasevere göre “tüm zamanların en iyi filmi“ne imza attıktan sonra da bir daha bu başarıyı yakalayamadı (kendi deyimiyle, “zirvede başlayıp yavaş yavaş aşağı indi“). Hayatının son yıllarını yarım kalan projelerini tamamlamaya çalışarak geçiren sanatçı sıkça televizyonda boy gösterdi, animasyon filmlerinde seslendirme yaptı, (ölümünden hemen önce 1986 tarihli ilk Transformers filminde Unicron’u seslendirdi) sinemaya küstüğünü sıkça beyan etse de asla tam anlamıyla kopamadı ve Fransız Yeni Dalgası başta olmak üzere yüzlerce sinemacıya ilham verdi. Welles 1958 yılında verdiği röportajında sinemaya, kurguya, televizyona ve hayata bakış açısıyla alakalı fikirlerini paylaşıyor. İşte önceki gün 102 yaşına giren bu ‘geçimsiz’ dahinin Cahiers du Cinema dergisine anlattıkları.

Image result for orson welles

 

ORSON WELLES: Benimle yapmış olduğum filmlerden ziyade sinema hakkında konuşmanızı umuyorum, çünkü işlerim hakkında konuşmaktan pek hoşlanmıyorum. Belki de bu yüzden sık film yapmıyorum! Yaptığım filmleri biliyorsunuz, dağıtılmamış veya bitirilememiş olanlar dışında; Moby Dick, tamamlanmamış Don Kişot, Touch of Evil ve Mr. Arkadin‘in benim kurguladığım versiyonları gibi.

CAHIERS: Moby Dick‘i bir oyundan mı uyarladınız?

Evet öyle.

Ve bu film İngiliz televizyonlarında gösterildi değil mi?

Hayır, daha değil.

Kurgusu tamamlandı mı?

Neredeyse.

Yakında bitirmeyi umuyor musunuz?

Kanal yöneticilerine bağlı. Eğlence sektöründe çalışanlar kendilerine hep şunu söyler: Kendi kaderimizi kendimiz belirliyormuş gibi davranırız, ve gazeteciler de bu yalana katkı sağlar. Esasında yapacaklarımıza biz karar vermiyoruz; bir şeyler yapmamızı sağlayacak parayı bulabilmek amacıyla tüm dünyayı dolaşıyoruz. Kendi adıma, en ufak şeyi bile kontrol altına alıyormuşum gibi davrandığım yaşlarımı geride bıraktığımı düşünüyorum. Gazeteciler bana sürekli “şunu yapmak ister miydiniz?” gibi sorular soruyorlar. Elbette yapmak isterdim! Hala da istiyorum.

Image result for orson welles

Don Kişot projenizde neden doğaçlamaya başvurdunuz?

Çünkü daha önce yapmamıştım; tek ve en önemli sebep buydu. Estetik bir sebep uydurabilirim, başka bir yolla film çekilemeyeceğini de iddia edebilirim. Fakat gerçek sebep daha önce denemediğim bir yöntem olması, ve bazı sessiz filmlerin böyle çekildiğini biliyor olmam. Ayrıca bu sayede hikayenin daha taze ve ilginç olacağını düşündüm, ki öyle de oldu. Elbette bunun için aktörlerle sağlam bir güven ilişkisi kurmak zorundasınız: Çok özel ve büyük çaplı filmler için tamamen kullanışsız bir çalışma metodu bu.

Touch of Evil‘ı başkası yönetecekken tesadüfen yaptığınız söyleniyor.

Hayır ama filmde benim yazmadığım ve yönetmediğim sahneler mevcut, haklarında fikir sahibi bile olmadığım. The Magnificent Ambersons (1942) filmimde de yazmadığım ve yönetmediğim üç sahne vardı mesela.

Touch of Evil’ın sizin kurguladığınız versiyonuyla stüdyonun versiyonu arasında büyük farklar var mıydı sizce?

Bence bir yönetmenin filmi oluşturan tüm ögelere hakim olabilmesi mümkün değil. Sinemada bir filmi tamamen yönetme imkanı olan çok az kişi var. Mizansen de esas önemini kurgu aşamasında kazanıyor. Citizen Kane‘i kurgulamak için dokuz aya ihtiyacım vardı, haftada altı gün olmak üzere. Ambersons‘ı da ben kurguladım, bazı sahneleri ben yönetmemiş olsam da. Temel kurgusu bana ait, ve eğer bir sahne diğerleriyle tutarlıysa ben kurguladığımdan dolayı öyle. Başka bir deyişle, bu iş resim çizmek gibi: Ressam resmini bitirir, bir başkası rötuşlar yapmaya çalışsa da tuvali tekrardan boyayamayacağı için başarılı olamaz. Ambersons‘ı kurgulamak için aylarca uğraştım, daha sonra elimden aldılar. Benim sinema anlayışıma göre kurgu sinemanın bir yan dalı değil, sinemanın ana dalı. Yönetmenlik genel anlamıyla bir sanat değil, veya günde bir dakikası falan sanatsal. Bu bir dakika çok kritik, ama çok nadiren geliyor. Sanatçının filmi kontrol altına alabileceği esas nokta kurgu. Bu aşamada çok yavaş çalıştığım için yapımcıların sabrı tükeniyor ve filmi elimden alıyorlar genelde. Neden bu kadar uzun süre kurguyla uğraştığımı bilmiyorum, bir filmi sonsuza kadar kurgulayabilirim. Selüloidin parçaları benim için birer müzik parçası gibidir, bir orkestra şefi parçayı duygusal yorumlar, bir başkası daha çiğ, ciddi bir tutumla. Görüntülerin önemi de azımsanamaz, oldukça önemlidirler; ancak onlar sadece görüntüdür. Aslolan her görüntünün perdede kapladığı süre ve ondan sonra gelecek olanlardır.

Image result for orson welles color

Kurgu son filmlerinizde temel bir öge olarak öne çıkıyor, ancak Citizen Kane, Ambersons ve Macbeth gibi önceki işlerinizde sıklıkla plan sekans kullanıyordunuz. (plan sekans: kesme yapmadan yapılan uzun çekimler)

Citizen Kane‘i Mark Robson kurgulamıştı. Robson ve yardımcısı Robert Wise ile neredeyse bir yıl çalıştık. Bu yüzden plan sekanslar fazla olduğu için kurgu işinin kolaylaştığını söyleyemem, bugün bile tamamlanmamış olabilirdi. Son yıllarda yaptığım filmler daha kısa çekimler içeriyor, çünkü çekim için daha az bütçem var ve daha ekonomik olmak zorundayım. Uzun çekimlerde kameranın çekeceği şeylere hakim olmak için daha fazla paraya ihtiyacınız oluyor.

Televizyon için çalışıyorsunuz. Sizce bu iletişime farklı bir bakış açısı sunuyor mu?

Evet, aynı zamanda fikir zenginliğine de yol açıyor. Televizyonda normalde söyleyeceğinizin on katını onda biri sürede söyleyebiliyorsunuz, çünkü yalnızca iki veya üç kişiyle konuşmuyorsunuz. Hepsinin ötesinde, kulağa hitap ediyorsunuz. Sinemanın değer kazandığı esas alan konuşma sayesinde ortaya çıkıyor, çünkü gösterilenden çok söylenen önem arz ediyor. Sözcükler artık filmlerin düşmanı değil; filmler sözcüklere yardımcı oluyor, ve televizyon aslında görselleştirilmiş radyodan fazlası değil.

Televizyon sizin için kariyerinizin başındaki radyoculuk günlerinizle sinemacı tarafınızın birleştiği nokta mı?

Bu sayede hikaye anlatıcı tarafımı tatmin ediyorum, pazarda hikaye anlatan Arap tüccarlar gibi. Hikaye dinlemekten asla yorulmam; ve herkesin aynı coşkuyla dinleyeceğini düşünerek hata yaptığımı da biliyorum! Hikayeleri tragedyalara, tiyatro oyunlarına ve romanlara tercih ederim; zevklerimin önemli bir parçası bu. “Büyük” romanları okurken büyük efor harcamak zorunda kalıyorum. Hikayeleri çok seviyorum.

Image result for orson welles

Sizin için televizyon sinema ile radyonun bir sentezi mi?

Sentezler hep ilgimi çekmiştir, çünkü dürüst olmak gerekirse benim tek yaptığım şey denemek; denemek coşkuyla dolmamı sağlayan tek şey. Sanat eserlerinden çok denemek fiilinin kendisiyle ilgiliyim, yapmış olduklarıma dönüp bakmıyorum. Samimiyeti ve dürüstlüğü bir şeyleri deneyerek yakalayabiliyorum. Kendi eserlerime ve başkalarının eserlerine küçümseyici yaklaşsam da, bir şey üzerinde çalışmayı asla küçümsemiyorum. Kendini deneyci addeden benim gibilerin eski bir alışkanlığı var: Bazılarımız büyük sanatçı olsa da, ilham perisinin peşinde koşmayız. Leonardo da Vinci mesela, kendini bir ressam olarak değil, resim çizen bir bilim adamı olarak görürdü. Elbette kendimi Leonardo ile kıyaslamıyorum, açıklamaya çalıştığım şey yaptıklarını daha manevi kıstaslarla değerlendiren çok sayıda insanın olduğu. Sanattan çok insanın elleriyle, hisleriyle yapabildikleri karşısında büyüleniyorum. Beni ilgilendiren kısım sonuç değil, sürecin kendisi; ve sonuçtan insan çabasını hissedersem keyif alabiliyorum ancak.

Kesinlikle yönetmeyi düşündüğünüz projeleriniz var mı?

Hayır, şu an bilmiyorum. Yaşadığım hayal kırıklığından dolayı sinema ve tiyatrodaki işlerimi tamamlamayı düşünüyorum, tümüyle bırakacağım. Çok iş yaptım, aldığım dönüşlere kıyasla çok çalıştım. Maddi anlamda değil, doygunluk anlamında söylüyorum bunu. Bu yüzden sinema ve tiyatroyu bırakmayı düşünüyorum, çünkü onlar beni çoktan terk ettiler. Bitirmem gereken filmler var: Don Kişot‘u bitirmeliyim, fakat yeni serüvenlere atılmak istemiyorum. Beş yıldır sinemayı bırakmayı düşünüyorum, çünkü enerjimin yüzde doksanını oraya harcıyorum ve içimde gençliğimin küçük bir kısmı kalmışken çalışacak başka bir zemin bulmam lazım; kendimi sinemayla ifade etmeye çalışarak vaktimi harcamamalıyım. Belki biraz ara verdikten sonra devam ederim, en sevdiğiniz şeyleri yapmanın bir yolu ondan uzaklaşıp geri dönmektir çünkü. Bir tür aşk hikayesi bu: Kızın kapısında beklersiniz, o kapı asla açılmaz, ancak kapıdan ayrıldıktan sonra kızdan bir mektup alırsınız. Bunda trajik bir durum yok, kırgın da değilim, çalışmak istiyorum. Şimdilerde yazıyorum ve resim çiziyorum, enerjimi aktarabileceğim başka alanlar arıyorum çünkü sinemayla uğraştığım yılların çoğunu maddi sıkıntılarla geçirdim; yazarlık veya ressamlık yapsam böyle sıkıntılar yaşamayacaktım belki de. Tek bir hayatım var, çalışarak senelerimi harcadım ve kalan yıllarımı festivallerde ve restoranlarda bütçe için yalvararak geçiremem. Senaryo yazmadığım sürece iyi filmler yapamayacağımı biliyorum, gerilim filmleri yapabilirim, ancak istemiyorum. Başından sonuna kadar tek başıma yazdığım tek filmim Citizen Kane idi, yıllardır böyle bir şans elde edemedim. Birinin bana bu özgürlüğü sunması için bir on beş yıl daha bekleyecek miyim? Hayır, kendimi ifade etmenin daha iyi yollarını bulmam gerekiyor… Bu kayıt cihazı gibi!

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here