Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
61

Minimalizm, 21. yüzyılda modadan sanata, müzikten yaşam felsefesine kadar uzanan ve her yerde karşımıza çıkan bir kavram. “Az çoktur” ve” basitlik çok şey anlatır” kavramlarının üstüne kurulan minimalizm, az sayıda öge veya nesne kullanılarak yapılan bir eylemi ifade eder. 1960’larda eş zamanlı olarak modern sanatta ve müzikte ortaya çıkan minimalizm, modern dünyada minimalist bakış açısının ve hatta minimalist yaşam felsefesinin de doğmasına yardımcı oldu. Minimalist müzik ise son derece basitleştirilmiş kompozisyon temellerine dayalı, devamlı sabit bir ritimde ilerleyen, ton değiştirmeyen notalarla (diyatonik nota) yapılan klasik müziğin alt türü olarak kendini gösterdi. Duygulardan çok soyut kavramların ön planda olduğu minimalist müzik, müziğin doğasına sadeleştirerek inmeye olanak sağlıyordu. Temelinde, sanatta olduğu gibi az ögeyle çok şey anlatma fikri yatıyordu. Çünkü aslında önemli olan çalınan notalar değildi, çalınmayan notalardı.

Görsel sanatlara benzer şekilde, müzikte de minimalizm, müzikteki biçimciliğe, eserlerin önceden belirlenmiş değişkenlerine ve katı beste kurallarına tepki olarak ortaya çıktı. 1960’larda Batı Amerika kıyılarında ilk örnekleri görülen minimalist müzik, Avrupa klasik müziğinin karmaşık beste yapısına tepki olarak doğdu. Batı klasik müziğinden olabildiğince uzaklaşmak isteyen minimalist müzik bestecileri, Uzak Doğu, Afrika ve Asya müziklerine ilgi duyar. Batı müziğine Doğu’dan aldıkları yeni ritimler, sesler ve biçimler getirirler. Doğunun kültürüyle Batı müziğini birleştiren bu müzik türünde daha önce kulaklarımızın çok alışık olmadığı ritimler, sesler duymasının da bir nedendendir.

Notaların herhangi bir ögeden bağımsız olarak kendilerini ifade etmelerine izin verir minimalist müzik.

Minimalist bir şarkı, yavaş ritim değişikliğine, sürekli tekrar eden notalara, notaların akor olarak çalınmayıp teker teker çalınmasına bağlıdır. Melodi ve armonide basitliğin ön plana çıkarılmasının ve tekrarlara önem verilmesinin nedeni, duygusal izlenimleri en aza indirgemekti. Minimalizm, aynı zamanda sürekli yinelenen müzik tümcesinin ya da tonalite ve ritmin belli belirsiz, ağır ağır değişime girmesini öngörür.

1960’larda Amerika’da o zamanların klasik müzikte ortaya çıkan katı beste kurallarına protesto olarak çıktı minimalist müzik. Amerikalı besteci, müzikolog Kyle Gann minimalizm kavramını ortaya atan ilk isim oldu. The Who, Tangerine Dream gibi ünlü grupları etkileyen Terry Riley, minimalist müziğin ilk ve en başarılı örneklerinden birini 1964 yılında gerçekleştirdi. “In C”, bu zamana kadar müzikte görülmemiş bir parçaydı. Miles Davis, John Coltrane gibi büyük caz isimlerinden ve Afro-Amerikan müziğindeki doğaçlama kavramından ilham alan Terry Riley, In C’de sanatçıların kendi yorumlarını katabilecekleri 53 müzik figür çalmalarını ister ve bu figürler farklı katmanlara bölünerek süreklilik kazanan bir yapıda değişim ve devinim sağlanır. Piyano, perküsyon; yani ritim enstrümanı olarak kullanılır. Figürler arası geçişler oldukça yavaştır ve 53 figür kendi içerisinde sürekli tekrar eder.

Müziğe damgasını vuran çalışmalardan biri hiç süphesiz John Cage’in 4:33“dür.“Yaptığımız her şeyin müzik” olduğu felsefiyle yola çıkan John Cage, müziğin bu nedenle en az şekilde öge içermesini ister. Hatta o kadar ileriye gider ki minimalist müzik adı altında yapılabilecek en az şey kullanılarak yapılan müziği icra eder: Nota kullanmadan sessizlikte yapılan müzik performansı! 4:33′de piyanosunun başına oturan John Cage, 4 dakika 33 saniye boyunca insanları kendi ürettiği seslerin nasıl olduğunu dinlemeye davet eder. Sessiziliğin içinde insanların minimalist seste nasıl bir uyum yakalayabildiklerini anlatır. Zen Budizm’in felsefesinden de ilham alan John Cage, 20. yüzyılda müzikte kompozisyon yaratmak için katı kuralların ve biçimlerin gerekli olmadığını en açık yüreklilikle kanıtlayan bestecidir.

Minimalist dönemin en başarılı eserler üretmiş bestecilerinden biri Steve Reich’tir. 1936 yılında dünyaya gelen Reich, müziğin neredeyse her dalını akademik olarak öğrenir. 1960’lı yılların ortasından sonuna kadar gözde olan minimalist müziğin öncülerinden biri olan, günümüzde ABD’nin yaşayan en büyük bestecisi olarak kabul edilen Steve Reich, müziğin geleceğinin Batılı olmayan; Endonezya, Afrika ve Hint yapısındaki müziğe bağlı olduğunu söyler. Reich’ın minimalist müziği 1980’li yıllarda karanlık bir karakter kazanmış, tarihi temaları, özellikle Yahudi mirasını esas almış; Different Trains adlı yapıtıyla Grammy Ödülü’ne layık görülmüştür. Different Trains, 2. Dünya Savaşı sırasında Steve Reich’ın aralarından seçtiği propaganda konuşmalarının müziğin ritmine uygulanarak tekrardan yapılmasıysa ortaya çıktı.

Philip Glass, Steve Reich’ın minimalist müziğinden etkilenerek minimalist müzik alanında ortaya çıkan diğer büyük besteci. Kendisi minimalist besteci olarak adlandırmak yerine “yinelenen yapıların” bestecisi olarak adlandırır. Ancak yinelenen yapılar minimalist müziğin büyük bir parçasını oluşturduğu için minimalist bir besteci olarak adlandırılır. Truman Show, Sihirbaz gibi birçok önemli filmin müziğini de yapmış olan Philip Glass, filmlerde minimalizm akımını yayan en önemli Amerikalı bestecidir. 

Kaynak: 1, 2

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
61

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here