Ölüm. Hiç kuşkusuz hayatın kendisi ile ilgili en çok düşünülen, en korkulan, en tahmin edilemeyen hadisesi. Mevzubahis hayatla ilgili olması olunca sanat dallarında da oldukça üzerine yazılan, çizilen, şekillendirilen, neredeyse “sömürme” derecesinde sık kullanılan bir temaya dönüşmesi kaçınılmaz oluyor. Her sanatçı ölüme denk gelmiyor tabii ancak gelenlerin hemen hemen hepsi bir şekilde sanatlarına bunu döküyor. Müzik tarihinde de sevdiğinin tabutlarını sırtlayıp kulaklarımıza ulaşmış, derin bir keder ve hüzün içinde his ve düşünce dünyasını notalara dökmüş albümler mevcut. Sizin için bu albümlerden ölümü en kapsamlı olarak ele alan ve farklı bakış açılarını yansıtan 15 yürek yakıcı, insana musallat olduğu kadar müziğinin güzelliği ile de hayrete düşüren albümü listeledik.

 

15) Bruce Springsteen- Nebraska

Bruce Springsteen çok kutuplaştırıcı bir şarkıcı ve yazar oldu, kimileri onu başının üzerine çıkarır, kimileri de onu 85 sonrası çıkardığı albümler için asla affetmez. Nebraska, Springsteen için bir dönüm noktası olmakla kalmaz, tüm diskografisi arasında özellikle dikkat çeken ve kulağa batan bir aykırıdır aynı zamanda. Marşımsı ve yüksek tempolu şarkılarla ün yapmış kariyerinde Nebraska, duru, tek tük enstrümantaller, insana musallat olan sözler, Vahşi Batı’da ailelerini öldüren ergenler, cesetlerle dolu kiliseler, ve umutların asla somutlaşamadığı arabalar ile dolu bir demolar bütünüdür. Sadece Springsteen değil genel 80’ler dönemi panoramasında da Nebraska absürt derecede iyimserlikten uzak ve karanlık bir albümdür, lo-fi elementleri ile Bruce Springsteen’in karanlık söz yazarlığı bu albümde grotesk fakat ihtişamlı bir şekilde birleşmiştir. Bu albümün genel atmosferinin daha rahat kavranabilmesi için şu sözler örnek gösterilebilir:

“Seen a man standin’ over a dead dog lyin’ by the highway in a ditch,

He’s lookin’ down kinda puzzled pokin’ that dog with a stick.”

 

“From the town of Lincoln, Nebraska, with a sawed-off .410 in my lap, through to the badlands of Wyoming I killed everyone in my path.”

 

“Well, they blew up the Chicken Man in Philly last night now they blew up his house too.”

 

“He came home too drunk from mixing Tanqueray and wine, he got a gun shot a night clerk now they call him Johnny 99.”

 

“There was a kid lyin’ on the floor lookin’ bad, bleedin’ hard from his head.”

 

“My dad he sweats the same job from mornin’ to mornin’, me I walk home on the same dirty streets where I was born.”

 

“In a whitewash shotgun shack an old man passes away take the body to the graveyard.”

14) Neil Young- Tonight’s The Night

Neil Young’ın 1975 çıkışlı bu albümü yayınlanmadan aylar önce, Young’ın en yakın iki arkadaşı -Crazy Horse grubu gitaristi Danny Whitten ve Bruce Berry– uyuşturucu doz aşımından vefat etti. Young’ın kederi albümün tamamında bulut gibi üzerimizde dolaşıyor. Albümün plak versiyonu dinleyicilere içten ve yürek burkan bir not ile geliyor: “Üzgünüm. Bu insanları tanımıyorsunuz. Bu size hiçbir anlam ifade etmiyor.” Plak versiyonunda aynı zamanda Young’ın “ intihar yaşanmadan yazılmış bir intihar notu” betimlemesi olarak yaratmış olduğu “Waterface” isimli bir karaktere mektup da mevcut. Albümle aynı ismi paylaşan şarkıda arkadaşı Berry’den ismen direkt olarak bahsediliyor ve Young’ın buna tepkisi ile birlikte albüm gittikçe yürek yakıcı bir çıtada varlığını koruyor. Çıkışından bu yana 40 yıl geçmiş olsa dahi Tonight’s the Night, Neil Young’ın bu gezegene ayak basmış en büyük ve kusursuz söz yazarlarından biri olduğunun kanıtı.

13) Panda Bear- Young Prayer

Modern indie müziğe damgasını vurmuş gruplardan Animal Collective’in arkasındaki adam Noah Lennox’un solo çalışması, listemizde ölümle en garip şekilde başa çıkan albümlerden biri. Tamamen 38 yaşındaki Lennox tarafından kurgulanmış ve yazılmış Young Prayer, folk ve enstrümantal öğeler içeriyor. Bu albümü özel kılan şey ise babasını kaybeden bir evladın acısını, kelimeleri bu kadar minimize etmiş şekilde duygusal olarak aktarabilmiş olması. Çok konuşmasa dahi sesi çok gür ve net çıkan, karışık duyguların bağlantısını oldukça güçlü yapan bir albüm.

12) Earl Sweatshirt- Some Rap Songs

Earl Sweatshirt’ün hayatı her zaman karmaşık ve problematik oldu. Odd Future kolektifinin en genç ve umut vaat eden üyesi olarak kariyerine başlayan Earl, davranışları sebebiyle annesi tarafından arkadaşlarından ayrılarak Samoa’ya gönderildi. Bundan sonra Earl’ün en büyük müzikal işlerine karanlık temalar hakim oldu. Chum ve Solace bunun en büyük iki örneği:

 

“It’s probably been 12 years since my father left

Left me fatherless

And I just used to say I hate him in dishonest jest

When honestly I miss this nigga, like when I was six

And every time I got the chance to say it I would swallow it “

(Muhtemelen babam gideli 12 sene oldu

Beni bıraktı babasız

Ve sadece  ondan nefret ettiğimi söylerdim aldatıcı bir alayla

Aslında bu zenciyi özlerken, altı yaşındayken

Ve bunu söyleme şansım olduğunda yutardım) -CHUM

 

“I got my grandmama’s hands, I start to cry when I see ’em

‘Cause they remind me of seein’ her

These the times that I needed her most ’cause I feel defeated”

(Büyükannemin ellerine sahibim, onları görünce ağlamaya başlıyorum

Çünkü bana, onu görmeyi hatırlatıyorlar

Ona en çok ihtiyacım olan zamanlar bunlardı çünkü yenilmiş hissediyorum)

 

Earl’ün depresif ve karanlık albümü “I Don’t Like Shit, I Don’t Go Outside”dan tamı tamına 3 sene sonra yayınlanan “Some Rap Songs”, Earl’ün babası olan Güney Afrika şair-i azamı Keorapetse Kgositsile’in ölümünün şafağında yayınlanan 24 dakikalık deneysel bir hiphop albümü. Akıl sağlığı, ölüm, siyah bireyselliği, depresyon gibi konulara değinen, üst düzey lirizmi ve monoton rap stili ile eleştirilen Earl’ün sesine yüklediği çiğ duygu ile taçlanan albüm bizi sanatçının zihninin en karmaşık yerlerine götürüyor ve orada bırakıyor. Birkaç örnek vermek gerekirse:

1.“Yeah, I think I spent most of my life depressed (Most of my)

Only thing on my mind was death (On my)

Didn’t know if my time was next (Next, yeah, yeah)” -Nowhere2go

(Sanırım hayatımın çoğunu depresyonda geçirdim

Aklımdaki tek şey ölümdü

Benim zamanımın gelip gelmediğini bilmiyordum)

 

2.“I piss problems out, the bottle empty

Mama said she used to see my father in me

Said I was not offended

Press, King, Navy, Med, MIKE on the bench

Living life like a nigga put a price on my head” -Azucar

 

(problemleri dışarı atıyorum, şişe boş kalıyor

Annem önceden bende babamı gördüğümü söylüyor

Ona alınmadığımı söylüyorum

Press, King, Navy, Med, MIKE bir bankta oturuyorlar

Yaşıyorum hayatı zencinin biri kelleme ödül koymuş gibi)

 

 “Fleshin’ through the pain, depression, this is not a phase, ayy

Picking out his grave, couldn’t help but feel outta place

Tryna catch some rays, death and hops a sour taste (Sour taste)

Bless my pops, we sent him off and not an hour late

Still in shock and now my heart out somewhere on the range” -Peanut

(Acıdan sıyrılmaktayım, depresyon, bu bir evre değil, ayy

Mezarını kazarken, alıkoyamadım kendimi garip hissetmekten

Biraz ışın yakalamaya çalışıyorum, ölüm ve şerbetçiotunun ekşi bir tadı var

Babamı kutsadılar, onu gönderdik ve bir saat geçmeden

Hala şoktayım ve kalbim hala civarlarda bir yerde)

Bu listede en deneysel ve beğenilmemeye en müsait albüm olan Some Rap Songs, rap yazarlığının ölümle en keskin çarpışma noktalarından biri ve bu listenin en yeni çıkışlı albümü.

 

 

11) Modest Mouse- The Lonesome Crowded West

Radyonun yaygınlık çoğunda yakaladıkları başarılara bakılacak olursa en büyük midwest emo gruplarından Modest Mouse’un pop hitleri arkasındaki karanlık, rahatsız edici ölüm ve sonrasındaki yaşam takıntıları kulaktan rahatlıkla kaçabilir. İkinci albümleri “The Lonesome Crowded West”in adı 1990ların en iyi albümleri tartışmalarında sıklıkla geçer ve bunun arkasındaki birçok sebep var. Yalnızlık ve çaresizlikle ilgili şarkılardan haksızlığa uğramış kovboyların anlatımına hatta ve hatta intihardan pişmanlık duymak üzerine yazılmış yürek parçalayan Talking Shit About A Pretty Sunset’e kadar, artan mertebede huzursuzluk içeren bu albüm “zor” ve baştan aşağı dinlemesi yorucu bir şaheser. Ölümün fikri ve ahiret düşüncesi bu albümün her saniyesinin içine işliyor ve onu mutlaka dinlenilmesi gereken bir projeye dönüştürüyor.

10) Sun Kil Moon- Benji

Sun Kil Moon’un başyapıtı “Benji”de tam 11 şarkı var ve bu 11 şarkının hepsinde birileri ölüyor. Ölümün kıyısında olanlar da değil üstelik. Yaşlılar ölüyor, gençler ölüyor, seri katiller ölüyor, şanlı şekilde taşralılar ölüyor, beyaz yakalı zengin çocukları rezillik içinde ölüyor, uzun lafın kısası kim olduğu fark etmeksizin sonları ölüm. Mark Kozelek bu insanların hepsinin yaşadığını, aşık olduğunu, savaştığını, başarısız olduğunu ve çoğu zaman ellerinden geleni yaptığını anlatıyor dinleyicilerine. Bu anlatımını da kendi bakış açısını görkemleştirmek yerine anlatılan hikayenin gerçeğe yakınlığını veya gerçekliğini biz dinleyicilerle bağlantı kuracak şekilde kusursuz bir hikayecilik yardımıyla yapıyor. Şarkılar genellikle yavaş yavaş ilerleyen ve sonda karına yumruk yemek tadında beklenmedik bir sonuç ile biten bir örgüde gelişiyor. Bu bağlamda da Benji, bir festival filmi ya da bir İkinci Yeni şiir kitabı edasında bize ölümün farklı insanlardaki aynı kaderini aktarıyor. Trajedi, ölüm ve mutsuzluk ile tüketilmiş bir albüm olsa dahi Benji, yaşamın küçük umutlarını kırıntılarıyla içinde barındıran kusursuz bir proje.

9) Silver Mt. Zion- He Has Left Us Alone but Shafts of Light Sometimes Grace the Corner of Our Rooms

Godspeed You! Black Emperor müzik tarihinin en büyük behemotlarından biri, ve bunun arkasında yarattıkları inanılmaz atmosferik ve güzel orkestra edilmiş melodiler var. Godspeed You’nun yan projesi olan Silver Mt. Zion’un ilk albümü ise bir post-rock klasiği olarak neredeyse tüm Godspeed projelerine diş bileyen devasa bir müzikal boşluk. Godspeed ile turnede olan şarkısı Efrim Menuck, turnede olduğu sırada biricik köpeği Wanda’nın öldüğünü öğreniyor ve anısına bir müzikal parça oluşturmak istiyor. Sonuç; katmanları, anlamları ve Musevi dokusu ile zengin sonic bir Shiva (Musevilerin yas ritüelinin tamamına verilen ad). Albümün ismi bile ölüm karşısında kelimelerin ne kadar anlamsız ve yetersiz kaldığına bir nazire. Bu nazireye destek olarak bu albüm de tıpkı Young Prayer gibi etkisini ve melodramatikliğini sözlerden çok derin yoğun ve uzaysal ses bütünlerine bağlı olarak oluşturan bir yapıya sahip.

8) Arcade Fire- Funeral

21. yüzyılın eleştirel anlamda en pozitif karşılanmış albümlerinden biri mutlu zihniyetlerden çıkmadı. Albümün ismi, kayıtlardan önce veya kayıtlar süresince grup üyelerinin kaybettikleri akrabalarına ithafen koyulmuş: Vokal Reginé Chassagne’ın büyükannesi, grup lideri Win Butler ve kardeşi William Butler’ın büyükbabası, ve gitarist Richard Reed Perry’nin teyzesi Haziran 2003 ve Nisan 2004 ayları arasında vefat etti. Şarkıların yazımı ölümlerden önce tamamlanmış olsa da kayıt stüdyosu ve cenaze evlerinde mekik dokumanın albüm üzerindeki etkisi aşikar. O zaman bile yazılmış şarkıların çoğu ölüm ile alakalıydı: Une Année Sans Lumiére parçası Chassagné’nin Haitili ebeveynlerini sürgüne gönderen diktatör “Baby Doc” Duvalier’in sebep olduğu ölümlere gönderme yapıyordu, In The Backseat şarkısı ise merhum annesinin bakış açısından yazılmıştı. Bu yapımı uzun soluklu ve hitabeti yüksek kılan şey ise grup üyelerinin albümü yaratırken iç parçalayıcı depresif müzik yapma niyetine girişmemiş olması, bunun yerine kaybettiklerini başka bir şekile aktarmayı tercih etmişler. Alttan akan bir yas duygusunun üstüne albüm bazen bir kutlama havasında dahi olabiliyor. Ne mutlu ne mutsuz, ondan ziyade cenaze sonrasında arkadaşlarla toplanıp kaybedilenlerin şerefine kadeh kaldırma tadında bir albüm.

7) Efsanelere Saygı Kuşağı: David Bowie- Blackstar ve Leonard Cohen- You Want It Darker

Müzik tarihini varlıkları ve kariyerleriyle taçlandırmış iki büyük sanatçı yakın zaman aralıklarıyla- tesadüfen de ölümlerine yakın bir vakitte- son bir hutbe tadındaki albümlerini yayınladılar. Cohen’in 14. Albümü, tıpkı öncesinde New Yorker’da çıkan unutulmaz yazınsal portresi gibi, komik, Tanrı ile içselleşmiş ve “ölmeye hazır”, en azından faniliğinin sonuna dek farkında ve hazırlanmış bir adamın son şiirleri olarak dinleyicilere sunuldu. 32 yaşından beri ölümle yan yana olan, cümlelerini buna göre dizen adamın aşk ve ruhsallık gibi kavramlara yeni bir aydınlık -veya bu durumda, karanlık- getirmesi ile bu albüm, gülümser bir şekilde günün son trenine binerken size şapkasını sallayan bir adamın ölmeden önceki son sözleri.

Öbür tarafta Bowie’nin “Blackstar”ı var. Deneysel, özgür, jazz ilhamlarını sırtlayıp tüyler ürpertici ve ferah bir ses duvarı yaratmış, ölümünden iki gün önce yayınlanmış bir albüm. 18 ay boyunca karaciğer kanseri ile savaşmış Bowie’nin 69. Doğum gününde yayınlanan 25. Stüdyo albümü, Cohen’in aksine öldüğünü bilen fakat bu konuda elinden hiçbir şey gelmeyen bir adamın acılı vasiyetini hayal edebileceğiniz en güzel prodüksiyon ve enstrümantasyon kombinleri ile sunuyor. Nihilizm içerisinde ölümden sonraki hayatı düşünen Bowie, popüler müziğin Lazarus’u olarak sonraki dirilişine doğru yola çıkarken unutulmaz bir proje bırakıyor bizlere.

(Burada listeye küçük bir ara verip şunları söylemek istiyorum: sanatçıların son dönemlerinde dahi “bu onun en iyi işi olabilir mi?” tartışmalarını yeniden açacak albümler yapabilmeleri inanılmaz etkileyici bir durum ve ölümün düşündüğümüzden daha büyük bir ilham olup olmadığını akla getirmiyor değil*)

*bir başka ara: bu listenin 1 numarası çok net bir şekilde bu sorunun cevabının acımasız bir “Hayır.” olduğunu söyleyecek  bizlere.

6)The Flaming Lips- The Soft Bulletin

1997’de Wayne Coyne’un babası kanserden vefat etti. Coyne çaresizliğe boyun eğmek yerine, moral yükselten ve kelimenin tam anlamıyla güzel bir albüm yaptı. Öyle ki bu albüm çoğu eleştirmen tarafından 90’ların Pet Sounds’u olarak nitelendirildi. Albümün kendisi The Flaming Lips’in kataloğunda beklenmedik bir ayrılığa işaret ettiği için favori Lips albümü TSB olmayanlar için bu albümün arkasındaki ilhamı gözden kaçırmak mümkün olabilir. Bu listeden de şu noktada ayrılıyor TSB: doğrudan ölüm ile cebelleşmekten ziyade, The Flaming Lips’in anti- nihilistic bakış açısından mutlulukla ölümün varolduğunu ve bunu hiçbir şeyin değiştiremeyeceğini kabul etme üzerine kurulu bir albüm. Coyne’un 13 yıl sonra vermiş olduğu bir demeç de bu amacı ve bakış açısını özetliyor: “Babam öldükten sonra fark ettim ki dünyanın ne kadar zalim olduğunu bilmeye devam edip etmemek arasında kararsızım. The Soft Bulletin bir yolculuk. Diyor ki “Bence hayat kötü olmaktan çok güzel.” Ben buna pek inanmıyorum. Dünya güzellikten çok korkunçluklarla dolu bir yer. Fakat biz onu güzel yapmalıyız.”

Amerikan edebiyatı için Mezbaha 5 ne ise, 90’lar müziği için de The Soft Bulletin o.

5) Sufjan Stevens- Carrie&Lowell

Sufjan Stevens 39 yaşına geldiğinde çoktan Illinois, Michigan, Seven Swans, The Age Of Adz gibi üst düzey albümleri yapmış olan verimli bir sanatçıydı. Fakat en kişisel ve vurucu albümü, 2012’de annesini kaybettikten tam 3 yıl sonra geldi. Çoğu sanatçı tekil bir “üzücü şarkı” yapım konseptini kusursuzlaştırmayı başarmıştır, fakat çok nadiren bir sanatçının tamamı ile “üzücü albüm” yoluna baş koyduğunu ve bunun altından başarıyla çıktığını görürüz. Stevens’ın annesi Carrie, Sufjan tam bir yaşındayken onu terk etmiş ve hayatının geri kalanını madde bağımlılığı, depresyon ve şizofreni üçlüsünün döngüsünde geçirmişti. Albüm bu noktada bir hürmetten teşkil etmiyor, Sufjan’ın annesi ile inişli çıkışlı ilişkisini konu edinen bir albüm. Fakat Sufjan Stevens albümün ilk şarkısında annesini affediyor, kalan şarkıları ise bu af kararını tersine mühendisliğe maruz bırakmaya ve “neden?” sorusuyla güreşmeye çalışarak geçiriyor. Keder sürecini kişisel bir yolculuk ve tecrübe olarak tanımlandırmak ölümle ilgili büyük ve yaygın klişelerden biri olsa da, müzikal bir belgesel kıvamında bu soruları cevaplamaya çalışma denemelerini belgelemesi, Stevens’ın sadece kendi kişisel yolculuğunu değil başkalarının da yolculuğunu anlattığının kanıtı. 2015’in en büyük müzikal projelerinden biri ve 2015’te neler çıktığını bilen biri için yadsınamayacak kadar büyük bir rütbe bu.

4) Nick Cave& The Bad Seeds- Skeleton Tree

Nick Cave her zaman ölümle oyun oynadı. Bu albümde ise bizzat yüzüne bakıyor ve gözlerini kaçırmamaya çalışıyor.

İnsanlar Nick Cave şarkılarında ölürler. Sellerde boğulurlar, elektrik sandalyelerde kızartılırlar, silahlı çatışmalara kurban giderler… Nick Cave’in kendisi için ölüm hem dramatik hem de retorik bir anlatım aracıdır, tiyatroların en büyüğüdür, fakat aynı zamanda sevdiklerinin veya Tanrının gözünde yanlış yapanların “düzeltildiği”, ilahi adalete müdahil olduğu bir sistemdir. On beşinci albümünde ise Nick Cave ve The Bad Seeds daha önce hiç betimlemek veya aracı olarak kullanmak zorunda kalmadıkları bir şey ile yüzleştiler: yas tutmanın melodisi ile. Albümün yazım aşamasının çoğu bitmişken ve  kayıt aşaması başlamak üzereyken Nick Cave’in ikiz çocuklarından Arthur’un yanlışlıkla Brighton’daki evlerinin kıyısında bulunan bir yamaçtan kayıp düşerek vefatı gerçekleşti. “Skeleton Tree”nin sözleri ve atmosferi de daha sonra bu ölüm üzerine düzenlendi ve bu albümün zihin boşluğu ve bağırsaklarına kadar konuşulamaz ve kifayeti bulunamaz bir travmaya maruz kalmış biri tarafından kurgulandığı çok bariz. Buna ve devasa bir yenilgi tatmış birinin bir o kadar yenilmiş bir üslupla bize teslim ettiği cümlelere rağmen, “Skeleton Tree” muzaffer bir eda ile kendi döngüsüne başlıyor ve olması gerektiğinden çok daha kolay bir dinleme tecrübesi sunuyor. Bunu da Nick Cave’in söz yazarlığına borçluyuz, çünkü kendisi bu albümde ölümü, ölümden hiç açıkça bahsetmeden de çarpıcı şekilde notalara aktarmayı başarıyor.

Not: Bu yazıya başladıktan kısa bir süre sonra Nick Cave& The Bad Seeds, Skeleton Tree’nin ardından ölümü hazmetme sürecini masalsı ve büyülü gerçekçilik etkisinde alegorilerden güç alarak anlattıkları “Ghosteen” albümünü çıkardılar. Ghosteen de aynı mertebede etkili ve çarpıcı bir albüm, bknz: Bright Horses, Hollywood

 

3) Eels- Electro Shock Blues

Eels grup lideri Mark Oliver Everett asla neşeli şarkılar yazmak ile tanınan biri değildi, fakat 98 çıkışlı albümü Electro-Shock Blues bu konunun aksine çok uç bir örnek oluşturdu. Albüm Mark’ın kızkardeşi Elizabeth’in intihar etmesine ve annesinin akciğer kanserinden hayatını yitirmesine cevaben yazılmış ve bu cevapta Mark Everett, babasının ölümünden 16 yıl geçmişken kendini ailesinin yaşayan tek üyesi olarak buluyor. Kasvetli ve  insanı kıvrandıran derecede acıklı bu şarkılar bütünü ölümü karşılama bakımından şöyle ayrılabilir:

  • İnkar: Elizabeth on the Bathroom Floor, Climbing to the Moon
  • Sinir: Cancer for the Cure
  • Pazarlık: My Descent into Madness, Hospital Food, Electro-Shock Blues, Efil’s God, Climbing to the Moon
  • Depresyon: Going to Your Funeral (pts 1 & 2), Dead of Winter
  • Kabullenme: Baby Genius, Ant Farm, The Medication is Wearing Off, P.S. You Rock My World

P.S You Rock My World belki de albümün en önemli bir parçası, çünkü eninde sonunda kayıplarını geride bırakan ve hayata şu şekilde bakabilen bir adamı sunuyor bizlere: “Herkes ölüyor, fakat belki de yaşamanın vaktidir.”

2) The Antlers- Hospice

“Böyle albüm nadir gelir”lerinizi hazırlayın, çünkü Hospice, ancak ana akımdan uzak bir yerden gelebilecek bir çıplaklık ve çiğlikle duygusal, kalın ve iddialı bir proje. Ya birinin kariyerini yükselişe geçirebilir ya da onu başlamadan öldürebilir ya da kendisinden gelecek tüm projelerin üzerine musallat olan bir gölge gibi çöker (Nas- Illmatic bunun en büyük örneği.) Hospice bir düşkünlerevi çalışanı, isimsiz bir kadın, ve ölümcül  bir kemik kanserinden muzdarip bir hasta arasında geçen ilişkiyi konu alıyor ve sözlerine dikkat eden herhangi bir dinleyiciyi kahretmemesi neredeyse imkansız. Hikayemiz yavaşça ölen ve yavaşça bunun olmasını gerektiğini fark eden ve isteyen birinin hikayesi. Otobiyografik olmanın yanında metaforlar; doktorlarla, hastalarla, yavaşça çözülmekte ve kaybolmakta olan anı fragmanlarıyla konuşmalar çerçevesinde ilerleyen, lanetli bir ilişkide sıkışıp kalan ve ahlaki olarak kalmak zorunda hisseden (gerçek bir bağlantı kalmamış olsa da) birinin hikayesi. Sylvia Plath okuduysanız ve seviyorsanız, bu albüm gözlerden yaş getirmeye çok büyük bir aday. Okumadıysanız ve sevmiyorsanız da aday. Suçluluk, vicdan, zaafiyet  biz bilmesek de çoğu sevdiğimiz insanda temel olarak olan ve doldurmaya çalıştığımız kısımlardır. Bu indie-folk, shoegaze ve post-rock türlerinin aşk meyvesi olan albüm de yüreğe ilmek ilmek işleyen, zaaflarımızla, beceremediklerimizle baş eden, muhteşem bir albüm.

 

“I didn’t believe them when they told me that there was no saving you”

 

“I’m trying to dig you out but all you want is to be buried there together.”

 

“You’re screaming, and cursing, and angry, and hurting me,

and then smiling, and crying, apologising.”

 

1. Mount Eerie- A Crow Looked At Me

Bu listeden genel bir çıkarım yapmışsak o da sanatçıların kayıpları, depresyonları, bağımlılıkları vb. konuları dile getirmek için bir takım imgelemlere ve soyut anlatımlara başvurduğu olabilir.

Bu listenin 1 numarasının emanet olduğu Phil Elverum, o sanatçılardan biri değil.

Yanlış anlaşılmasın, Phil Elverum The Microphones mahlası ile müzik tarihinin belki de en iyi birkaç indie işlerinden ikisini çıkardığında yoğun bir anlatım yakalamak için bunlara başvurmuştu. The Glow Pt.2 ve Mount Eerie’nin yarattığı etkiyi yaratmanın yakınından geçebilecek çok az yapıt var.

Phil Elverum’un Mount Eerie mahlası ile çıkardığı albümü “A Crow Looked At Me”, ölümü anlatmak ile ilgili hiçbir gösteriye başvurmuyor. Eşi Genevievé’in 2016’da kansere yenik düşmesinden sonra bebekleri ile bir başına kalan ve hemen albümün yazımına başlayan Elverum, daha ilk şarkının başından bizleri şaşkına çevirecek kadar basit, ama etkili bir şekilde tüm olayı özetliyor aslında:

“Death is real

Someone’s there and then they’re not

And it’s not for singing about

It’s not for making into art

When real death enters the house

All poetry is dumb”

(Ölüm gerçek

Birileri orada ve daha sonra da değil

Ve bu hakkında şarkı söylenecek bir şey değil

Sanata dökülecek bir şey değil

Gerçek ölüm eve girdiğinde

Tüm şiir aptalcadır.)

 

Bir filmi heyecanla izlediğinizi veya pasaj pasaj bir kitabı soluksuz okuduğunu düşünün. Sokakları adımladığınızı düşünün. Mezarlık yanından geçerken radyoyu kısıp müziği kapattığınızı. Ölüm. Ne büyük şey! Böyle düşünmekteyiz çoğu zaman. Gerçek ölümün böyle işlemediği, Phil Elverum’un kayıtsız sesinde çarpıyor bize. Albüm müzikal anlamda, kışın evde oturup kahve içmek gibi: sadece Phil’in sesi ve gitar. Elverum’un kendisi bile türünü “ucundan kıyısından müzik” olarak tanımlıyor albümün. Kucağında bir buçuk aylık kızı ile 35 yaşında kaybettiği eşini anan bir adam. Bu albümün vurucu kısmı, tamamı ile gerçek olması. Hiçbir benzetmesi, soyutlaması yok. Ölümün veya üzüntünün kendisinde sıkışıp kalmak yerine ölüm sonrası travmanın kusursuz isabet ve gerçekçilikte bir betimlemesini yapan, kelimenin tam anlamıyla parçalayan bir albüm. İngilizce ana dilimiz olmadığı için bizlerin odağı her zaman sözler olmuyor müzik dinlerken, bunun farkındayım, ancak bu albümdeki sözlere kulak vermemek albüme gerektiği değeri vermemek demek. Albümün en can alıcı kesitlerinden örnekler vermek gerekirse:

 

“Our daughter is one and a half

You have been dead eleven days

I got on the boat and came to the place where the three of us were going to build our house

If you had lived

You died though

So I came here alone

With our baby and the dust of your bones”

(Kızımız bir buçuk yaşında

Sen öleli 11 gün oldu

Tekneye atladım ve üçümüzün ev inşa edeceği yere geldim

Eğer yaşasaydın

Fakat öldün

O yüzden buraya tek başıma geldim

Bebeğimiz ve kemiklerinin tozu ile birlikte.)

 

 

“Your body transformed

I couldn’t bear to look so I turned my head west

Like an early death

Now I can only see you on the fridge in lifeless pictures”

( Vücudun şekil değiştirdi

Bakmaya dayanamadım o yüzden çevirdim kafamı batıya

Erken bir ölüm gibi

Şimdilerde seni sadece buzdolabı üstündeki cansız fotoğraflarda görebiliyorum.)

 

The year moves on without you in it

Now it is fall without you

I had to close the windows and doors without you coming through

I kept them open for as long as I could

But the baby got cold

I watched the calendar bulldoze

(Yıl, içinde sen olmadan ilerlemeye devam ediyor

Şimdiyse sensiz sonbahar oldu

Pencereleri ve kapıları sen gelemeyince kapamak zorunda kaldım

Açık tutabildiğim kadar uzun süre tuttum

Fakat bebek üşüdü

Takvimin üzerinden geçmesini izledim)

 

“Today our daughter asked me if mama swims

I told her, “Yes, she does, and that’s probably all she does now.”

(Bugün evladımız bana annesinin yüzüp yüzmediğini sordu

Ona “Evet yüzüyor, ve muhtemelen şu aralar tüm yaptığı şey bu.” Dedim.)

 

 Ve eğer bunları okurken gözyaşlarınız can havli ile kirpiklerinize tutunmadıysa, Edgar Allan Poe’nun “Kuzgun” şiirinin modern müzik versiyonu olan, aynı zamanda albümün kapanış cümleleri olan şu dizelere bakın:

 

“Sweet kid, I heard you murmur in your sleep

“Crow,” you said

“Crow,” and I asked

“Are you dreaming about a crow?”

And there she was”

 

(Tatlı çocuk, uykunda mırıldandığını duydum

Karga, dedin

Karga, diyerek devam ettim

“Rüyanda bir karga mı görüyorsun?”

Ve işte oradaydı.”)

Bu albüm, hayatınızda bir daha dinlemek istemeyeceğiniz, belki de o gücü bulamayacağınız en iyi albüm. Ne bir eksik, ne bir fazla.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here