Geçtiğimiz Şubat ayı içerisinde ikinci stüdyo albümleri Pusulası Kaybolmuş‘u dinleyicisine kavuşturan No Land ile ODTÜ Rock Şenliği kapsamındaki üçüncü konserleri öncesi keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Pusulası Kaybolmuş, ilk No Land albümü Aramızda‘dan farklı olarak Azerice, Türkçe, Farsça ve Rusça olmak üzere dört farklı dilden şarkılar içeriyor. İlk albümden alışık olduğumuz dil ve kültür zenginliğine ise bu sefer iki şahane enstrümantal şarkı eşlik ediyor. Albüm kapağındaki fotoğraf ise gruptan birinin, Oğuzcan Bilgin’in objektifine ait.

Velhasıl, şu sıralar albüm lansman konserleri ile trafiği bir hayli yoğun olan grup üyeleriyle albümü ören süreci konuştuk. Keyifli okumalar!

ODTÜ’ye en son 2017 senesinde gelmiştiniz. Öncelikle burada olmak size ne hissettiriyor? ODTÜ özelinde sormuyorum. Müziğin alıcısının tamamının üniversite öğrencilerinden oluştuğu bir ortamda, bir yandan da bu tip etkinlikleri yapmanın gitgide kısıtlandığı bir toplumsal gerçeklikte burada olmak sizin için ne ifade ediyor?

Çağatay Vural: Bizim idealimiz zaten illa içkili yerlerde değil de yaş sınırının olmadığı, müziğin daha rahat paylaşıldığı ve oturup dinlendiği, bir içkinin mezesi olmadığı yerlerde olmak. Bu bizim her zaman tercihimiz olduğundan dolayı, ODTÜ ve Ankara’nın seyircisi de birleşince çok daha anlamlı oluyor bizim için. Seviyoruz yani Ankara’yı.

Kamil Hajiyev: Dinleyiciler de çok bilinçli, aydın dinleyiciler.

Hazal Akkerman: Güzel geleneklere sahip olan bir okul aslına bakarsan. Burada olmak, o dinleyici mertebesine ulaşmış insanlarla beraber bu işi paylaşmak bizim için gerçekten büyük keyif oluyor.

Çağatay: Bir de bir geleneğin bütün bu zorluklara karşı durması… Biliyoruz onların da işleri zor. Bütün zorluklara rağmen şenliklerin devam ediyor olması da güçlü bir şey. Okul çok istemese bile buna karşı duramıyor, bir noktada bunun üstüne çıkıyor bu gelenek. O güçlü bir şey, onun parçası olmak güzel yani.

Albüme gelelim. Tepkiler nasıl? Gerek yakın çevreniz gerek o sadık dinleyici kitleniz, gerekse yeni yeni oluşmaya başlayan kitleniz…

Kamil: Tepkiler güzel ya. Bizim içimize de çok sinen bir albüm oldu müzikal anlamda da söz anlamında da. Tepkiler de çok güzel oldu. Tabii biraz zaman alacak insanların albüme ısınması, aşina olması. Çünkü 4-5 yıldır çaldığımız parçalar da var içinde. Bizde de zamanla zaten bazı şeyler oturdu. O yüzden hiç beklemediğimiz şeyler de oluyor. Konserlerde Rusça olan parçamızı hep bir ağızdan okuyanlar gördük.

Hazal: Ve albüm çıkalı daha bir hafta olmamıştı. Rusça parçayı baya bağıra bağıra söylüyorlardı. Çok keyifliydi o yüzden.

Dil öğreniyoruz sizinle…

Kamil: No Land dil kursu.

Çağatay: Bu albüm bizim için birçok açıdan daha anlamlı gibi desem yanlış olur pardon. Öyle demeyeyim. Bizim sürecimız cok acılı oldu. Bir önceki albümdeki hazır ve bir anda yaptığımız işler dışında bu albüm baya yaşanmışlıklar içeriyor. Sözlerle beraber şarkıların trafikleri bile aslında bizi temsil ediyor gibi hissediyoruz. Bu şarkıların sözleri, pusulası kaybolmuş duygusu resmen grubun da başına geldi. Bizim de pusulamız kayboldu bir ara.

Bi dağıldınız. O süreçten bahsetmek ister misiniz? Tipik bir ikinci albüm krizi miydi? Çünkü ilk albümü yaparsın, varını yoğunu ortaya koyarsın. Beklenti inanılmaz yüksektir bir yandan. Bütün bu baskı altında bir şeyler üretmen gerekir. Dağılma sürecinde sizi bu durum ne kadar etkiledi? Yoksa bambaşka dinamikler mi vardı işin içinde?

Hazal: O kadar elitist bir durum yoktu bizimkisinde.

Çağatay: Kime sorsan ayrı bir şey anlatır. O yüzden biz bunu kendi aramızda çözdük bir şekilde, ama sorun şuydu ki biz müziğin ortasında biryerde kaybolduk. Sistemde, sektörde… Belli maddi olanaklara da ulaşamayınca zihinsel kayışlar oldu. İnsanların No Land’den beklediği şeyi bi sorgulamasına sebep oldu. Bu sıradaki etik ve teknik bazı anlaşmazlıklar yazın da sıcağıyla birleşince ip çok hızlı koptu. Aslında geri dönüleceğini hepimiz sanki içten içe biliyorduk. Ama o aranın verilmesi gerekiyordu bizim için. Bunun bir şekilde geri dönüşü olacağını sanki ben hissediyordum kendi adıma söyleyeyim.

Kamil: Çağatay demişti bunu, geri gelince bağışıklığımız daha da arttı birbirimize.

Hazal: Artık birbirimizi daha iyi tanıyoruz ya. Daha çok seviyoruz.

No Land’in çok katmanlı olduğunu biliyoruz; farklı kültürlerden, janrlardan beslenmek hususunda. Sizler ayrı ayrı No Land’de buluşana kadar hangi farklı janrlarda ilerliyordunuz? Herkesin bir ilk grubu vardır. Mesela Kamil’in senfonik metal grubun olduğunu duyduk. Neler yaptınız bu noktaya gelene kadar?

Hazal: Aslında onu biz belirtmiyoruz. Diğer insanlar belirtiyor.

Kamil: Ya o baya eski. Sonrasında birkaç grup daha oldu. Alternatif müzik yani. Tabii rock müzik de vardı. Bana bakarsan benim çok bir müzik geçmişim yok. Çağatay’ın mesela 25 yıllık müzik geçmişi var. Hazal’ın da klasik müzik geçmişi var.

Çağatay: Benim müzik geçmişim şöyle; yani ben hep deneysel şeylere ilgi duymuşumdur, insanların dinlemediği absürd şeyleri çok sevmişimdir. Sert müziklerden de çok hoşlanırım, elektronik müzikten de. Resmen şu klişeye bağlayabilirim; müziği seviyorum. Genel olarak hiçbir şekilde tarz ayırmıyorum. Her formun kendi içinde bir üstü olduğuna inanıyorum. Ankara müziğinin bile bir üst formu olduğuna inanıyorum. Her şeyin bir üstü var yani. Daha müzikolojik açıdan bakmaya çalışıyorum ben aslında olaya. Yani onun bir tadı olduğunu, o sosyolojinin bir değeri olduğunu düşünerek bütün müzikleri kabul ediyorum. O konuda hiç tarz ayırıp o kötü bu iyi falan işlerine girmiyorum.

Kamil: Güzel iş ise, güzel emek ise zaten bedene de hoş geliyor. İnsan derse ki ben ancak şu tarz dinliyorum o aslında kendine söylediği bir yalandır.

Dinlemekten ziyade icra ettiğiniz müzikleri ima ediyorum. No Land sürecine gelene kadar.

Çağatay: Ufo Cemiyeti ile deneysel müzik adı altında birşeyler yapmaya çalıştım. Onun dışında cover gruplarında çaldım.

Hazal: Benim uzun bir süre barlarda çaldığım gruplarım vardı. Senfonik metal. Çok klasik bir şey hani. Konservatuar mezunu bir çellistin yapabileceği en yaratıcı şey olarak senfonik metal grubum vardı. Evanescence’lar, After Forever’lar, HIM’ler falan çok acayip böyle. Ondan da çok benim asıl senfoni geçmişim var.

Kamil: Oğuzcan’ın geçmişini ben söyleyeyim. Mabel Matiz’le çaldı, Gaye Su Akyol’la çaldı, Bubituzak’ta çaldı. Ama sorarsan en çok hangi grubu seviyor kendisi söylesin.

Yersiz yurtsuzluk meselesine geleceğim. Deleuze Binyayla kitabında bu kavramı kullanıyor. Ve 21. yüzyılın yersiz yurtsuz göçebe öznelerin yüzyılı olacağından bahsediyor. Ona göredüşünceler, imgeler ve kaçınılmaz olarak sanat yerinden edilir ve dünyayı dolaşır. Sonsuz bir akışkanlık halini alırlar. Velhasıl, No Land de bana çokça bunu çağrıştırıyor. Belki ismi koyarken hiç buralara gideceğini düşünmemiştiniz ama… Tam da böyle bir çağda, bu müziği yapıyor oluşunuz bir tesadüf değil bence. Siz ne düşünüyorsunuz?

Çağatay: Değil, bienalde bile No Land başlığı vardı. Böyle bi şaşırmıştık. Zaten hepimizin göçebe olması bir açıdan, geçmişimizde de taa Orta Asya’dan beri olan bir duygu. Kamil bu konuyu daha iyi özetler.

Kamil: Her insan kendi içinde yurtsuzdur.

Çağatay: Bi land’imiz yok aslında, kendimizi bi land’e ait hissetmiyoruz. Hiçbir zaman da hissetmedim yani. Kimse de hissetmiyor aslında. Hissetmeye çalışıyor.

Kamil: Mesela ben de ailemle hep göçebe yaşadım. Ama ismi de o sebeple koymadık. Bizim için de rastlantı oldu. İsim No Man’s Land’den geliyor aslında. Hatta ilk single’ımız Üzüme Bax’ın kaydını yaptık klibini çektik baktık grubun adı yok. Biz de çok acele etmedik biraz bekledik ama her gün de tedirgindik. Grup ismi koymak çok zor bu arada, çünkü koyuluyor ondan sonra grup ismi de şekillendiriyor seni bir nevi. Bizde de çok şöyle oldu, bizim yapımıza da uydu. Birbirimizle tanışınca da çok ortak noktamızın olduğunu hissettik. Çünkü müzik dışında da arkadaşlığımız çok iyi. Hatta müzikten çok arkadaşlığımız var. İlerde bunu da engellemeye çalışacağız. Stüdyomuz var artık. Yanlış anlaşılma olmasın, kendi paramızla almadık. Bir arkadaşımız kendi alanını stüdyoya çevirdi sağ olsun.

Türkiye’de anaakım olmayan müziğin belli başlı sıçrama noktaları var. Erken 2000ler buna bir örnekti, şimdi Spotify kullanımının yaygınlaşması, Sofar gibi örnekleri de göz önünde bulundurursak – sizi Sofar’dan tanıyan ciddi bir kitle var – siz zamanlama açısından No Land’i nereye konumlandırıyorsunuz? Çünkü çıkar çıkmaz patlayan bir grup değilsiniz ama gitgide de sanki büyüyor gibi işler.

Hazal: Hala patladığımızı düşünmüyoruz aslında. Patlamak neye göre patlamak? Yaptığımız müziği eğer alternatif olarak adlandırıyorsak ve anaakım müziğin içerisinde değilsek çok tanınmak, müziğinin çok dinlenmesi anaakım haline gelmek oluyor. Bu soruda aslında böyle bir çelişki var.

Kamil: Bizim için daha çok şu önemli; sayıyla ister istemez uğraşıyor insan, çünkü sonuçta yayınlıyorsun ve neticeye bakarsın. Ama hiçbir prodüksiyonla çalışmamamızın falan en büyük sebebi inandığımız şeyin kendi ürünlerimiz olması. Ona ne kadar vakit ayırırsak zaten o kadar da uzun vadeli ve kalıcı olabiliyor. Evet ivme kazanması yavaş yavaş oldu ama çok kalıcı oldu.

Çağatay: Organik oldu. Hiç kimse ekstra bir çaba harcamadı. Para yatırmadık. İnsanlar sevdi, onlar sevdikçe biz müzik ürettik karşılığında insanlar daha çok sevdi. Bu çok doğru bir yol olduğu için o konuda da hepimizin içi rahat. Üretimlerimizin anaakıma yakın olması için en ufak bir hareket yapmayız. Yaparsak zaten bütün büyüsü kaçar. Biz yine bildiğimizi yaparız; dinleyen olur, dinlemeyen olur onu zaman gösterir. Ama bu müziği seven ve hala bizi bilmeyen birçok insan olduğunu biliyoruz. Onlara da ulaşırsak sanırım daha iyi albüm yapmak için daha iyi maddi olanaklara erişiriz.

Kamil: Mesela albüm yapmak kolay değil. Hem kalabalık olduğumuzdan dolayı hem de imkanlar… Maddi imkanımız çok iyi olsaydı hücum kayıt yapardık. Aslında şu anda yaptığımız albümlerin de maliyeti çok fazla değil. Halbuki niye buna dönüştü? Çünkü prodüksiyonlar iyi gelişen, ışık gördüğü gruplara diyor ki ben sana albüm yapıyorum. Sonra kırk elli bin koyuyor ve birkaç yıl gruba para vermeden o parayı dönüştürüyor. Ama ne kadar kazanıyor onu da bilemeyiz. O yüzden hiç gerek duymuyoruz yani. Şu anda günümüzde de, sosyal medyada da kendi dijital label’ımızı oluşturabiliyoruz ve imkanları da geniş. Bütün prodüksiyonlar arada kaldı. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kaç kere çağırdılar isim yapmış prodüksiyonlar. Ne anlatıyorlar diye gittik çaylarını içtik fakat kafamıza yatmadı.

İkinci albüm öncesi oluyor bu değil mi?

Hazal: Birinci albüm öncesinde de olmuştu, ikinci albüm öncesinde de oldu. Çünkü bizim albümü çıkarmamızla insanların bizi tanıması arasında çok farklı bir zaman mefhumu var. Biz konserler veriyorduk ve daha albümümüz yoktu. Talep vardı. İnsanlar single’ımızı dinleyip, sosyal medya üzerindeki çeşitli programlarda çaldığımız versiyonları dinleyip fazlasını talep ediyorlardı. Albüm çok sonra geldi. İkinci albüm de öyle. Biz ikinci albümü zaten sahnede çalıyorduk. Birkaç parçamız yeni ama çoğu insanların zaten sahneden bildiği parçalardı.

Kamil: Bize bu uyarıyı da Yeni Türkü’nün kurucularından Selim Atakan yapmıştı. Bizi evine çağırdı. Kızı arkadaşımızdı. Geniş bir bağımız var. Sonra çağırdı evine ve şey dedi bize: “Yeni Türkü’nün ilk oluştuğu zamanlardaki -Buğdayın Türküsü zamanları- dertlerimizle sizin derdinizi çok benzetiyorum. O yüzden en asıl şey; grubu iyi muhafaza edin ve bol bol sahne alın. Kayıt mayıt bunlar zaten zamanla olacak şeyler.” Baktık öyle gelişti olaylar aslında. Yani sahne çok önemli. Her türlü yere çıktık. İki tane amfi olan yerlere, monitörün hiç olmadığı yerlere de çıktık. Çıkılıyor. Sahne güzel şeydir ya. İnsanların önüne çıkıp dinletmek… Bu çok geliştiriyor müzisyenleri. Dinleyiciye de aktarabiliyorsun oradaki samimiyeti.

Hazal: Biz aslında ilk önce sahne üzerindeki iletişimi kurmayı hedefledik. Onu öğrendik. Şimdi aynı şeyi albümde yapmaya çalıştık.

Neden No Land sorusu çokça soruldu. Ben şeyi soracağım; Neden “Pusulası Kaybolmuş”? İlk albümün de sanki pusulası kayıptı. Ve uzak teması, iki albümün ortak keseni bu gibi.

Kamil: Pusulası Kaybolmuş bizim son parçalarımızdan biri. Hiç sahnede de çalmamıştık. O zamanlar da bizim grupta dairenin genişlediği, zayıfladığı zamanlardı. Dağılmamızdan önceki zamanlar. Mekanımız kapandı, prova yapamaz olduk. Sonra kişisel sorunlarımız birikti. Bir araya gelme tahammülleri de düştü. O esnada da o parça oluştu.

Albümün adını Pusulası Kaybolmuş koymanızın sebebini soruyorum biraz da.

Çağatay: Çağımızla ilgili bir sorunsal. Gezegenin şaftının kaymasıyla da ilgili bir şey.

Hazal: İşte çok basit yani. Artık bu ondokuzuncu-yirminci yüzyıldan beri kitle iletişim araçlarının da devreye girmesiyle beraber genel olarak şirazeden çıktı gezegen, şaftının kaymasından ziyade.

Kamil: Bir kutuplaşma da var aynı zamanda. Çocuklar daha çok ölüyor, kafalar daha çok sıyırılıyor.

Çağatay: Normalleşen şeyler çok acı verici değil mi?

Hazal: Aslında acı olan ne varsa normalleştiriyoruz. Dolayısıyla dünyanın da pusulası kayboldu. Bu.

Kamil: Umarız bulunur. Bizim de…

Hazal: Yolumuz nereye.

Şartlar ne olursa olsun bu coğrafyada müzik yapmaya çalışan insanlara, yolun bir kısmını katetmiş insanlar olarak neler söylemek istersiniz? Çünkü belki de bir ergen No Land dinleyip müzik yapmaya karar verecek. Meşakkatli bir süreç, sabır isteyen bir süreç. Siz neler önerirdiniz.

Kamil: Tabii bu bizim sadece müziğimizi geliştirmedi. Bu olaydan bir insanın tek taşla duvar öremeyeceğini öğrendik. Bunu da insanlara söyleyebiliriz. Madem bizim tecrübemiz var 7-8 yıldır. Bir de asıl mesele inandığın şeye devam etmek ve kimseye boyun eğmemek.

Hazal: Ama üretim zaten meşakkatli bir süreç. Hangi işi yaparsan yap üretmek, sıfırdan var etmek hiç kolay bir şey değil ki. Hele de mesela bizim ekibimiz gibi 7-8 kişinin bi araya gelip bir şey üretmesi hiç kolay değil. Hem çok kolay hem çok zor.

Kamil: Ama şimdi çok zevk alıyoruz biz. Şu anda oturup çay içmekten ziyade, prova esnaları bizim için efsane geçiyor. Terapi gibi. Gerçekten, ben kendi adıma söyleyeyim; ne zaman prova olursa provadan sonra öyle bir rahatlama geliyor ki. Öncesinde de çok mutlu bir şekilde gidiyorum provaya.

Çağatay: Zaten grubu dağıtan süreç de provasızlık.

Kamil: Çok tedirgin hale düşmüştük. Artık kayboluyorduk yani. Giderek kayboluyorduk. Parça üretimi yok, yolumuz belli değil… Menajer yok, prodüktör yok. Bizi biri sarsmalı dedik. Biri alsın bir şey desin biz de ona itaat edelim istedik. Öyle bir elemana ihtiyaç duyduk.

Çağatay: Bir Nazi’ye itiyacımız vardı.

Buldunuz mu peki?

Kamil: Kendi kendimizi eğittik. O esnada dağılarak kendi kendimizi terbiye ettik. İnsan kendini aşmadan başka birinin aşmasına yardımcı olamaz.

Hazal: Ben buradan müzik sektöründeki tüm stüdyocu arkadaşlarımıza mesaj içerikli bir şey söylemek istiyorum. Dağılma sürecinde diyoruz ya prova eksikliğimiz vardı diye. Bizim paramız yoktu ve stüdyolar çok pahalıydı. Bunu buradan iletmek istiyorum. Birsürü genç çocukla yazışıyoruz. Hepsi sağolsunlar sürekli mesaj atıyorlar, onlara yol göstermemizi istiyorlar. Biz de sürekli onlara çalışmaları ve prova yapmaları gerektiğini söylüyoruz. Nasıl prova alacak bu çocuklar? Mesela liseli bir çocuk hayatının en ateşli zamanında arkadaşlarıyla toplanmış müzik yapmak istiyor. Nasıl 50 lirayı versin bir saat için?

Kamil: Tamam o öyle. Evde de üretebilirler. Parça evden çıkıyor normalde. Birkaç kişiyle iskeleti, omurgası oluşuyor. Yani evde de üretme alışkanlığını elde etmeliler. Çünkü bizim birçok parçamız evde çıktı akustik haliyle. Ama stüdyoya niye itiyacımız var. Teçhizatlı yerlere çıkıyoruz. O seslere aşina olmak için.

Hazal: Kolay bir şey değil. Mesela Kamil keman çalıyor, ben çello çalıyorum, Oğuzcan trompet çalıyor. Bu üç tane akustik enstrümanın bir ses sistemine bağlanması, senin akustik sesi duyan biri olarak elektronik sese alışman ve o şekilde çalmaya çalışman da hiç kolay değil.

Kamil: Türkiye’de müzikal anlamda çok fazla kalıp var. O kalıptan çıkmıyorlar. Dinlediği şeyin aynısını icra etmeye çalışıyorlar. Beste yapmaktan çekinmemek lazım. Kalıp budur dememeliler.

Hazal: Korkmasınlar. Kimse onları eleştirmeyecek. İlla iyi olmasına gerek yok.

Çağatay: O yüzden hesap yapmasınlar. Sınırları baştan koyarak ilerlenecek bir şey değil sanki. Daha sonra o sınırları koyabilirsin, çünkü kendi standartların zamanla oluşur.

Hazal: İnsanlar eleştirmeyi çok severler. Etraflarındaki insanları bir noktada dinlesinler bir noktada dinlemesinler. Eleştirmek çok kolaydır, üretmek çok zordur.

Kamil: Mesela dün ve bugün bize konserlerde eşlik eden Efe Demiral’ın albümünü dinledik. Çok mutlu olduk Türkiye’de böyle bir albüm çıkıyor diye. Kendisine de söyledik, adamlar tam müzisyen için müzik yapmışlar. Biraz inanmalılar. Çok da dışarıda aramamalılar. Burada var yani, bu topraklarda.

Çağatay: Evet yöntemi öyle biliyoruz biz de, başka türlü bir şey öneremiyorum. Başka türlü yapılıyordur belki.

Hazal: İçine döneceksin. Hani vardır ya uzaklaşıp kendine bakma durumu. Çok hoş bir şeydir. Ama çok da uzaklaşmamak lazım.

Dağılma süreci inziva gibi olmuş o zaman sizin için.

Hazal: Bize çok iyi geldi. Her şerde bir hayır vardır der ya atalarımız. Tamamen öyle oldu. Bizim için çok iyi oldu. Biz de biraz kendimize çekidüzen verdik. Arada böyle iyidir küçük tatiller. O bizim için artık bir dağılma değil. Küçük bir tatile çıktık geri geldik ve tekrar devam ettik yolumuza gibi düşünüyoruz.

Kamil: Bu süreçte kötüyle güzeli ayırt edebildik. Bize katkısı olup yolumuza devam etmemizi sağlayan çoğu şeyi de fark ettik. Artık onu muhafaza etmeye çalışıyoruz.

Fotoğraflar : Erhan Işıtan

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here