Geçtiğimiz ayın ortasında Netflix, post apokaliptik türdeki filmi IO‘yu yayınladı.

İlk uzun metraj filmi House of Time (2015) ile çıkış yapan Fransız yönetmen Jonahtan Helpert‘in ikinci uzun metraj filmi (denemesi) olan IO, gezegenin insanlar için elverişsiz duruma gelmesinin ardından yaşananları konu ediniyor.

Yakın gelecekte, atmosfer beklenmedik bir değişim geçirir. Toksik oranı artan atmosfer, insanların uykularında ölmeye ve sokaklarda boğulmaya başlamalarına sebep olur. Kalan insanlar, inşa ettikleri gemiler aracılığıyla yaşanamaz duruma gelen Dünya’dan Jüpiter’in volkanik uydusu IO’nun yörüngesine göç ederek orada koloni kurarlar. Dünya’da kalmayı tercih eden azınlıktan olan bilim insanı Henry Weldon vefat edince, gezegenin insanlar için tekrardan yaşanabilir hale gelmesinin mümkün olduğu teorisini yürüttüğü çalışmayı kızı Sam devralır.

Oldukça yüksek bir bölgede araştırma üssü ve yaşam alanı olan Sam, çıktığı keşif görevlerinden birinde yeni bir böcek türü keşfeder. Canlıların, gezegenin yeni koşullarına adapte olup mutasyon geçirdiklerini düşünen Sam, babasının teorisine daha da yaklaştığını düşünür. Bu teoriye göre, bitkiler evrim geçirerek Dünya’nın yeni koşullarına adapte olmuştur. Yeniden canlanan bitkiler, Dünya’yı 20 yıl gibi kısa bir sürede insanlar için yeniden yaşanabilir kılacaktır.

Sam, çalışmalarından arta kalan zamanlarda, Jupiter’in uydusu IO’daki kolonide yaşayan erkek arkadaşı Elon ile mailleşir. Koloninin uyduda geçici olarak ikamet ettikleri süreçte, insanlar için yeni gezegen arayışında sona gelinir ve farklı bir galakside Dünya’ya çok benzeyen bir gezegen keşfedilir. Elon ise bu gezegeni keşif ekibine katılırken kız arkadaşı Sam’i Dünya’dan kalkacak son göç gemisi ile koloniye gelmesi gerektiğine ikna etmeye çalışır. Bu sırada tüm çalışmaları büyük bir fırtına yüzünden mahvolan Sam, dünyadan ümidini kesmek üzeredir.

İşler iyice çığırından çıkmış vaziyetteyken Dr. Weldon ile tanışmaya gelen Micah (Anthony Mackie) adında bir adam, kısa bir süre sonra Sami ile samimiyet kurar ve onu kalkacak son göç gemisine bindirmeye çalışır. Öte yandan kalkması planlanan gemi, hava koşullarından dolayı farklı bir bölgeden kalkacaktır ki bu bölge bulundukları konumdan oldukça uzaktır.

Filmi neresinden tutarsanız elinizde kalıyor ne yazık ki. Marvel filmlerinden aşina olabileceğiniz Anthony Mackie‘nin ve Margaret Qualley‘in zayıf performanslarına havada kalan diyaloglar eklenince filmin izlenebilirliği iyice düşüyor.

Diğer bir yandan klasik müzik ve Yunan mitolojisine boğulduğumuz bu film, yaratmaya çalıştığı post apokaliptik atmosfer yüzünden klişe olmanın ötesine gidemiyor.

Senaryo ve kurgudaki zayıflıklar, filmin en büyük eksisi olarak ortaya çıkıyor. Atmosferin insanlar için toksik olmasının sebepleri üzerinde durulmadığı gibi kalan insanların göç ettikleri ve filme ismini veren Jupiter’in uydusu IO yörüngesindeki koloniyi de görme şansımız olmuyor. Ayrıca film, Sam’in yaşadığı bölgede solunabilir temiz hava mevcut olmasına rağmen geriye kalan insanların neden bu güvenli bölgelere yerleşmek yerine Jupiter’in uydusuna göç etmeyi tercih ettikleri konusunda akıllarda soru işareti bırakıyor.

Kısacası, ne olmak istediğine ve neyi savunduğuna karar veremeyen zayıf bir film olarak karşımıza çıkan IO, ”mezuniyet projesi” olmaktan öteye geçemiyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here