Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
61

Şarap mezesi peynir üretip çayla tüketen muhafazakar insanların şehri Kars’ın, heyecanlı abilerle imtihanını anlatan “alternatif” bir rehber hazırladık sevgili okur. Keyifli okumalar!

Öncelikle, Doğu Ekspresi nedir, bununla başlayalım mı? Çünkü günümüzde Ankara-Kars arası 1933 km’lik demir yolunu takip eden tren seferi olarak tanımı yapılsa da gerçek Doğu Ekspresi İstanbul’dan Kars’a bir yolculuktu. Yani aslında eksik bir tren seferinden bahsediyoruz burada, hatta yeni çalışmalarla birlikte bazı mesafeler yerini yüksek hızlı trene bırakacak yavaş yavaş.

Geçmişteki haline göre yarı yarıya bir rotaya sahip hattı bu haliyle bile 26-27 saatte tamamlayabiliyoruz çünkü TCDD seferlere gösterilen büyük ilgiyi ek vagon uygulamasıyla çözmeyi tercih etmiş. Tren bu sebeple daha yavaş gidiyor, o kadar vagonu, yükü kaldıramıyor.

Halbuki seferler açılmadan önce turizm firmalarına kapattığı uçuk fiyatlı vagonların biletlerini iptal edip treni gerçek hak sahiplerine, yani bölge halkına ya da gezginlere bıraksaydı birazdan anlatacağımız rezillikler yaşanmamış olurdu öyle değil mi? Belki sefer sayısını da iki katına çıkarabilirlerdi ama bunun yerine yine müthiş bir yaratıcılık örneği gösterip birilerinin sırtı sıvazlanmaya devam edildi ve “sorun” çözülmüş oldu.

Sivri dilimizi törpüleyip rehberin “alternatif” yüzünü yansıtmaya ufaktan başlayalım o halde.

Şiirsel bir seyahatten bahsediyoruz tabii; muhteşem manzaraların içerisinde tüm kararlılığıyla yol alan bir trenden filan… En fazla ne kadar çirkinleşebilir, öyle değil mi?

Bir bakalım…

Bir ay önce sabah 07:30-08:00 arası satışa çıkan biletleri satın alabilmek için birkaç Kazım Karabekir ile bilgisayarların başında Açlık Oyunları savaşı vermen gerekiyor öncelikle. Birkaç heyecanlı genç otomatik olarak sürekli tıklama yapan uygulamalardan bahsettiler bilet satın alabilmek için mesela… Öyle bir savaştan, varoluş mücadelesinden bahsediyoruz.

İlk hedef yataklı vagon ya da örtülü kuşetli vagon…

Alamazsan üzülme ama sakın, şekilli çorapların, müthiş ekipmanların ve hatta nargilen var senin! Bir sonraki sabah daha erken uyanırsın, daha çok tıklarsın o kutucuğa, zafer senin olacak inan bize… En kötü ihtimalle tur firmasından alırsın normal ücretin on beş katı fazla para verip, o da bir şey mi senin için? Hiç…

Bir şekilde biletini aldın diyelim, yolculuk Ankara’dan başlayacak dedik ama, sakın gülme, önce otobüse bineceksin trenine gidebilmek için.

Biletin elinde servis arayacaksın Ankara Garı’nda, gide gide Kırıkkale’nin Irmak Kasabası’na gideceksin, karanlıkta bir araç silüeti fark edeceksin, için ısınacak… Evet, trenin orada bekliyor olacak seni.

Yüzlerce Kazım Karabekir ve VIP yolcu ile birlikte koltuğunu ararken bir şey fark edeceksin sonra. Memleketine giden onlarca normal insan var abi, hani Hipster Ekspresi olacaktı bu? Onlar sana bakıyor, sen onlara… Parlak kıyafetlerinle Everest’e tırmanan dağcıları kıskandırdığın halin bir garip geliyor sana, hatta şöyle diyaloglar duyuyorsun içeride:

-Neymiş, Kars’a mı gidiyorlarmış?

+He, Kars’a kadar gidiyormuşlar arkadaşlarıyla.

-Orada ne yapacaklarmış?

+Ne bileyim…

Ama moralini bozmuyorsun yine tabii, sen seçilmiş kişisin. Şov henüz başlamadı.

Tren hareket ediyor, gözler ışıl ışıl; önce telefonlardan selfieler çekiliyor ve ilk story fişekleniyor. Yetkili bandanalı bir abi vagona nöbet listesini asıyor, yolculuk karış karış muhtelif platformlara yüklensin diye dev fedakarlık gösteriyor herkes. Her şey bilete dahil!

 

Şakalar komiklikler, içilen ilk biralar, tüketilen muhabbetler. Tren hızlanmadıkça sen yavaşlıyorsun, yarım saat-kırk beş dakikada bir istasyonda mola verdikçe anlıyorsun ki bu yolculuk gerçekten uzun sürecek.

Gece uyumuyorsun, dört kişi küçücük odada dans falan ediyorsun. Yan kompartımanda iki dede uyuyor ama kim düşünür böyle şeyleri? Bu arada, bu dedeler nasıl aldı lan bileti, uygulama kullanmış olabilirler mi? Birileri son dakika iptal etmiş biletini de, ondan, tamam tamam.

Tren gidiyor ama bazen tekliyor. Makinist vites değiştirirken debriyajdan ayağını yavaş yavaş kaldırmayı mı ayarlayamıyor nedir, sallanıyorsun, kızıyorsun kendi kendine; sigara içmek istiyorsun.

Ee, napacaksın? Liseyi hatırla, lise günlerini hatırla, lise, lise… Evet! Neden tuvalette sigara içmeyesin, hem arkadaşın kapıda nöbet tutar, mis gibi nostalji işte.

Tuvaletler fena değil, her büyük istasyonda su takviyesi yapıyorlar, musluklardan azıcık su geliyor ama trende daha fazlasını talep etmiyorsun. Sigaranı içip çıkıyorsun. Biraz uzanıyorsun sonra.

Saatler ilerledikçe güneş yavaş yavaş yüzünü gösteriyor, muhteşem manzaraları ilk cılız ışınlarıyla aydınlatıyor.

Uyku sersemi gözünü açıp baktığında bozkırı çıplak görüyorsun önce, kar henüz yok. Tren kendi ritminde büyük bir kararlılıkla doğuya giderken ülke ya da zaman dilimi değiştiriyorsun sanki. Çıplak bozkır harikulade, kör edici bir kar egemenliğinde, güzelliğine güzellik katmış, gözlerini dolduruyor. Bir noktaya odaklanmana izin vermeyen geniş, dokunulmamış araziler; ayak basılmamış kar birikintileri, birkaç pati izi belki. Korkunç derecede güzel. Tilki görüyorsun, tüylerin ürperiyor. Sadece bir tren bileti alıp bu güzelliğin bir parçası olabildiğine inanamıyorsun.

Vizesiz gidebileceğin toprakların kendi ülkende olduğuna da.

Sonra, yanındaki arkadaşın aksiyon kamerasını çıkarıyor çantasından. Şekilli şeylerin vaktinin ilk sinyali bu. Bir çeşit çığlık vagonlarda, kameralar, telefonlar, hepsi meydanlarda.

Trenin kapısından sarkıp fotoğraf çekilenler kuyruk oluşturuyor, çok kapı yok tabii. Televizyon fiyatına alınan kameralar ilk kez bu kadar işe yarıyor, dev aksiyonları kaydediyor: Tren hareket ederken kafasını çıkaran seni! Çılgın! Telefonla da kaydediyorsun, her şeyle kaydediyorsun.

Tükettik bunu. Sırada ne var?

Hmm, şekilli çoraplarınla poz vermek.

Çorap demişken, psikiyatrist İlker Küçükparlak‘ın libidonun cinsel istekten ibaret olmaması üzerinden yaptığın yolculuğu anlattığı Doğu Ekspresi Bloggerları ve Libido yazısını tavsiye etmek için de iyi bir fırsat yakaladık.

Tükettik. Sırada ne var?

Nargileyi hazırlayın, trende nargile keyfi…

Tükettik. Sırada ne var?

Tren camından uzaklara bakarken bir fotoğraf. Pencereden bakan adam niye hüzünlü gelmiştir hep?

Tükettik.

Sırada?

Öyle ya da böyle bitmiyor yolculuk, bluetooth hoparlörleri kuşanıp Erik Dalı oynamak için güzel bir zaman olabilir. Gerçekten, ne güzel eğleniyorsunuz, demek erik dalı gevrektir.

Tekrar karanlık çöküyor pencerelere, bir gündür aynı trende, bir türlü varamıyorsun istediğin yere. Bu sürede uçakla Japonya’ya ulaşabileceğini hatırlatıyor biri, aman sen de önemli olan yolda olmak, yol açık yola çık filan. Hop, naber Bestami?

Son birkaç saat eziyet gibi gelse de Kars Garı’na adım attığın an soğuk kesiyor tüm sızılarını. Koştur koştur otel, dışarısı eksi yirmilerin üzerinde.

Sabah Ani Antik Kenti’ne, ardından Çıldır’a gidilecek. Belediyenin ücretsiz servisleri var, dolunca kalkıyormuş.

Allah Allah, tarifeye bak. Dolunca kalkıyor, felsefi, göreceli bir tarafı da var bu şehrin.

Her şey farklı gibi geliyor dediğin an Bim şubesi gözüne çarpıyor köşede, tadın kaçıyor ama servis dolmuş olacak ki kalkıyor, sırası değil bunların, koştur koştur, sanki İstanbul’dasın hala, metrobüs yakalıyorsun.

Hareket ettikten sonra birilerini bekleyeceğinizi söyleyip aracı durduruyor şoför, homurdanmaya başlıyorsun. Hayret bir şey. Para da vermedin ama böyle de olmaz ki canım, bu ne sorumsuzluk.

Görüyorsun işte, sen hala aynı sensin. Rezil hayatından arta kalan iki günde bile günlük hayatının alışkanlıklarını Kars’a kadar beraberinde taşıdın. Yine mutsuzsun, yine somurtuyorsun. Linç etmek istiyorsun belediyeyi, şoförü, bekleten yolcuları. Sokakta gerçek Karslıların içerisinde markalı montunla dikkat çekiyorsun, batılı falansın işte ama hoşgörü, sıcakkanlılık bunlar uzak şeyler sana. Belki de hiç yakın olmayacak ve yalnız öleceksin.

Çıldır’da saatlerce kızakla kayıyorsun, yine fotoğraflar bilmem neler, sessizliği dinlemek aklına gelmiyor.

Sahi, o kadar saat ne yapılır buz tutmuş bir gölde, biz de anlamadık…

Rehbersiz Ani’yi geziyorsun, binlerce kez verilen pozlar, her şey dev etkileşim için. Mesela Svastika Sembolü var orada, hiç görmüyorsun onu. Zerdüştlerin ibadethanesi, ateşi tutan tabağın zincirlerinin bağlandığı dört sütun… Hiç, hiçbirinden haberin yok.

Ama üzülmüyorsun. Kaz tüyü montun sıcak tutuyor lan Kars’ta bile, çok iyi abi. Ceplerine askerlerin sahada kullandığı ısıtıcı bantlardan koymuşsun falan, piiifiyt.

Orhan Pamuk’un Kars’ı anlattığı Kar kitabından da bir habersin. Baltık mimarisi yapıların önünden geçiyorsun, yıllar önce Pamuk’un kitabının arka kapağında verdiği pozu veriyorsun belki çok kısa bir an, ama haberin bile yok.

Kars Kalesi, Kaz eti derken, peynirciler.

Her iki dükkanda bir peynirci var bir sokakta. Tekerleğe benzeyen kaşarlar, gravyerler, daha önce tatmadığın güzellikte.

Şarap yanında meze olarak çok iyi gittiğinden bahsediyor satıcı. Başka bir dükkana uğruyorsun, o da aynı şeyleri söylüyor. Şarabın yanında gravyer meşhur galiba; soruyorsun, çok mu şarap içiliyor burada?

Yok canım, biz kahvaltıda çayla yiyoruz gravyeri, öyle daha güzel oluyor. Şarap, işte, turistlere…

Kendi memleketinde turistsin. Sahile arabasını yaklaştırıp mangal yakan doblolu günübirlikçi aile gibi değil ama, anlıyorsun; zaman kavramın, alışkanlıkların, kelimelerin farklı senin. Kars’ta geçen yıl kıtlık olmuş, hayvanlar az ot yemiş, kaşar pahalıymış bu sene; bölge halkının geçim kaynağı kısıtlıymış, arıcılık, hayvanlık dışında ne sanayisi gelişmiş ne üniversitesi… Hiçbir şey ifade etmiyor sana bunlar. Şu fotoğraf şu kadar beğeni, bu bu kadar izlenme, eşe dosta anlatacak bir şeyler.

Tükettik. Sırada?

*Dipnot: Kerimcan Akduman ve Pınar Durak Aksoy tarafından çekilmiş bazı fotoğrafları kullandık yazıda. Kalanını biz çektik, bazılarını ise kim çekti belli değil, helal etsin. Karikatür ise Umut Sarıkaya’ya ait.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
61

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here