Moda deyince aklımıza lüks markalar, gösterişli defileler, nam salmış aylık çıkan dergiler, kırmızı halılarda özel tasarım ve oldukça pahalı kıyafetleriyle boy gösteren dünya starları ve daha nicesi geliyor.
Petrolden sonra ikinci sırada gelen, 2,4 trilyon dolarlık moda endüstrisi, dünyaya tam anlamıyla hükmediyor. Eskiden sadece örtünme amacıyla kullanılan bir kumaş parçasının, kapitalizmin de etkisiyle bu kadar büyüyebileceğini kim tahmin edebilirdi? Bu kadar büyüyen bir endüstrinin, ayakta durabilmesi için etik kalabilmesi çok da mümkün değil. Petrol örneğinden yola çıkarsak, büyük paralar için yıllardır süregelen ve ardı arkası kesilmeyen küresel krizler ve savaşlar, bir kesimi akıl almaz bir biçimde zengin ederken, göz ardı edemeyeceğimiz büyüklükte bir kesimi de adeta ölüme sürüklüyor. Petrolden sonra gelen en büyük endüstri de moda endüstrisi olduğuna göre, güzel giysilerin şatafatına kanıp, moda markalarının ve bu markaların arkalarındaki yüzlerin masum olduğunu düşünmek, bizleri, sadece kendimizi kandırmak eylemiyle başlayan bir duyarsızlaşmaya doğru sürükler. Peki nedir bu gösterişin arkasında yatan, ‘insanlığa sığmayacak iş’ dedirten olaylar?
2015 yılında, yönetmenliğini Andrew Morgan’ın üstlendiği, moda dünyasındaki gerçekleri göz önüne serip, dürüstlüğüyle bu endüstrideki birçok insanı şaşırtmayı başaran “Gerçek Bedel” (The True Cost) belgeselinden yola çıkarak, hep birlikte gizli kapılar ardında kalmış bu dünyaya bir göz atalım.

2013 yılının nisan ayında Bangladeş’in Dhaka kentinde bir binada çatlaklar oluşmaya başladı ve aynı binada bulunan bir banka, birkaç adet daire ve birçok dükkan binayı boşaltarak oradan uzaklaştılar. Binanın büyük bir bölümünü kaplayan tekstil fabrikası işçileri ise gitmek istedikleri zaman, fabrika sahipleri tarafından ağır tehditlerle çalışmaya devam etmeye zorlandılar. Yöneticiler, uzmanların uyarılarını göz ardı etmeye devam etti ve sonunda bina 24 Nisan 2013 tarihinde içinde binlerce çalışan varken çöktü. 1134 işçi hayatını kaybetti ve yaklaşık 2500 insan ağır yaralandı. Bu olaydan sonra başka tekstil fabrikalarında çalışan birçok işçi ayaklanarak günler süren gösteriler düzenlediler. Günde 3 doların altında çalışan işçiler, kendilerine insan gibi davranılmasını istiyor, maaşlarının en azından asgari ücret seviyesine çıkmasını talep ediyorlardı. Buna karşın, fabrika sahipleri, dünyaca ünlü markalara, süregelen ayaklanmalar ve grevlerden ötürü, söz verdikleri işleri yetiştiremeyince, marka sahipleri tarafından ciddi baskılar altında kalmalarının sonucu, kendilerine karşı çıkan ve aslında en temel hakları olan insanlık hakkını elde edebilmeyi bekleyen binlerce çalışanı döverek, işkence ederek çalışmaya geri dönmeye zorladı. İşçiler ne haklarına kavuşabildi ne de asgari ücreti elde edebildiler.

Tüm bu olaylar devam ederken ünlü markaların tepkileri ise şaşırtıcıydı. En azından gösteriş amacıyla bile olsa özür dilemeleri beklenen marka yöneticileri, beklenenin tam tersi şekilde karşılık verdi. Bu işçilerin, eğer başka sektörlerde çalışsalardı, daha kötü standartlara sahip olacaklarını ve bu yüzden hallerine şükretmeleri gerektiğini vurguluyorlardı. İşin özü, bu sektörde çalışan işçiler, zaten başka şansları olmadığı için legal yoldan sömürülüyorlardı.

Günümüzde sektörü ele geçiren, Türkçeye “hızlı moda” olarak çevirebileceğimiz “fast-fashion” markaları çıktığından beri, bu sektörde insan haklarından söz etmek pek de mümkün değil. Bu alanda, her geçen gün biraz daha artan rekabetten ötürü, markalar sürekli olarak satış fiyatlarını düşürmenin yollarını aramakta ve en kolay yolu, işçilik ücretlerinden kısmakta bulmaktadır. Primark, C&A, H&M gibi markalar 5 doların altında, düşük kalitede pantolon ve tişörtler satarak birçok müşteriyi kendine çekmekte, ancak bu işin üretimini verdikleri üçüncü dünya ülkeleri olarak adlandırdığımız ülkelerdeki çalışanlarına ayda 70 dolara bile varmayan maaşlar vermektedir.

Pakistan, Bangladeş, Hindistan, Japonya üretimi ellerinde bulunduran ülkelerin başında gelmektedir. Zaten zor olan yaşam koşullarının üstüne, yoksulluk da eklenince, kendileri fabrikalarda çalışırken çok zehirli kimyasallara maruz kaldıklarından yanlarına alamadıkları ve bakacak kişi de bulamadıkları çocuklarını çoğu zaman evlatlık vermekte ve insanlıktan çok uzak şartlarda, Nazilerin toplama kampları gibi alanlarda çok uzun saatler çalışmak zorunda bırakılan işçilerin sayısı hiç de az değildir.

Daha birçok tekstil fabrikasının da bulunduğu Dhaka şehrinden akan Buriganga nehri, fabrika atıklarının döküldüğü bir kaynak. Bu nehir aynı Ganj nehri gibi Hinduizm için kutsal bir nehir niteliği taşımaktadır. Bu nehirde insanlar ibadetlerini yapmakta, yıkanmakta ve en önemlisi de ülkenin su ihtiyacını karşılamaktadırlar. Her yıl tonlarca zehirli atığın karıştığı nehrin suyunu tüketmek zorunda olan Bangladeş halkı, kanser ve deri hastalıkları ile savaşmakta, her yıl yüzlerce bebek fiziksel ve zihinsel engelli olarak dünyaya gelmektedir. Yoksulluğun kol gezdiği bu ülkede, birçok aile ne yazık ki bu şekilde doğan bebeklerinin veya hastalığa kapılan yakınlarının ölümlerini beklemektedir.

1960’lı yıllarda, fast fashiondan çok önce, kapitalizmin başkenti Amerika Birleşik Devletleri 95% oranında kendi tekstilini üretirken, fast fashionın çıkmasıyla birlikte bu oran sadece 3%’e düşmüştür. Normal bir Amerikalı, bir yılda ortalama 37 kg tekstil ürününü çöpe atmakta, sadece 10% oranında Amerikalı kıyafetlerini kurumlara vererek, sürdürülebilir giyimi desteklemektedir. 2010’lu yıllarda, teknolojinin de gelişmesi ile güçlenen reklam sektörünün de yardımıyla, 1990 yılına oranla giyim kuşam alanında alım 500% artmıştır.
Durum buyken, son zamanlarda artan çevreci hareketlerin markalar üzerinde kurdukları baskı sayesinde, bazı olumlu değişikliklere de gidildiğini görmekteyiz. Artık, eskiye nazaran daha fazla sayıda organik ve sürdürülebilir moda markaları piyasada yerini almaktadır.

Örneğin, Teksas’ta pamuk tarımıyla uğraşan Larhea Pepper’ın eşi, pamuk yetiştiriciliğinde kullanılan zehirli ilaçlar yüzünden beyin tümörü çıkması sonucu 3 yıl içinde hayatını kaybetmesinden sonra, Pepper, tamamen organik pamuk yetiştiriciliğine geçerek, şu anda dünyadaki en büyük organik pamuk yetiştiricisi unvanını kazanmıştır ve günümüzde tekstil ve moda endüstrisinde ciddi bir fark yaratmaktadır.

Bu gelişmelere başka bir örnek ise, Eco-Age ve Green Carpet Challenge (GCC)‘in eş kurucusu ve yöneticisi Livia Firth (aynı zamanda ünlü aktör Colin Firth’ün de eşi), organik ve sürdürülebilir moda konusunda önemli gelişmelere imza atan bir çevre aktivistidir. H&M’in yöneticisi konumundaki Madeleine Persson ile yer aldığı bir söyleşide, H&M ve bunun gibi fast-fashion markalarının üçüncü dünya ülkelerine ne gibi zararlar verdiğinden bahsettiğinde, Firth, Perrson’a, işçilere günlük kaç dolar ödeme yaptıklarını sormadan da geçmedi. Ancak bu soruyu duymazlıktan gelip, işçi haklarını savunduklarını söyleyen Person’ın temsilciliğini yaptığı H&M’e karşı, bu ülkelerdeki üreticilerin protestoları günümüzde hala devam etmektedir.

Dünyada her 6 kişiden birinin çalıştığı moda sektöründe, henüz yeni yeni kayda değer gelişmelerin olduğunu görmek, yaşanan onca kötü olaya rağmen yine de geleceğe dair bir umudumuz olabileceğine inandırıyor bizleri.

Günlük yaşantımızda büyük yer kaplayan giyim konusunda, ünlü moda evlerinin üstüne düşen büyük sorumluluklar olduğu gibi, bizlerin de bilinçli bir şekilde davranmaya başlaması gerekiyor. Black Friday ve benzeri çılgınlıkların belki de artık son bulması, bilinçli bir şekilde ihtiyaca göre alışveriş yapılması, “bir giydiğimi bir daha giymem” düşünce tarzının lüksü değil, tüketim çılgınlığını yansıttığının kavranması gerekiyor. Özellikle son zamanlarda çokça artan imkanlar dahilinde neredeyse herkesin kolaylıkla fazlasına ulaşabildiği giyim dünyasında, kıyafetlerin henüz eskimeden, hatta bazen sadece öylesine alınıp hiç giyilmeden atıldığı oluyor. Bu tür durumlarda giysilerimizi başkalarına vererek ve başkalarından da giysi kabul ederek, modada sürekliliği sağlamış oluruz. İkinci el kıyafet satan dükkanlar, bu olaya hizmet eden güzel oluşumlardandır.

Kendi değerini tüketim çılgınlığı üzerinden tanımlamaya çalışan bizler, gözlerimizi biraz olsun açarak, kendimizden başka canlıların da önemini fark edip, kendi yarattığımız bu çılgınlıktan zarar görmekte olan her canlı için üstümüze düşeni yapmalıyız. Geçmişten günümüze gelen değerlerin değişmeye başladığı bu dönemlerde, daha yaşanabilir bir dünya için niçin el ele vermeyelim?

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here