Çağımızın en güçlü devletlerinden olan İngiltere, 19. yüzyılda ekonomisi iyi kurulduğu günden beri güçlü bir imparatorluk olmuş ve Sanayi Devrimi’nin yaşandığı ilk ülke olmasıyla diğer ülkeler üzerinde etki göstermiş, otoritesinin güçlülüğüyle tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır diyebiliriz.

Döneme adını veren Kraliçe Victoria, henüz 18 yaşındayken tahta çıkmıştı. Pek akıllı bir kadın olmadığı kabul edilmesine rağmen kendisi İngiliz monarşisini eski günlerine geri götürmüş ve halkını kendine bağlamayı başarabilecek bir politik zekası vardı. Sanayi devriminin öncüsü İngiltere’nin ekonomik üstünlüğü 19. yüzyılda iyice belirginleşti. İlerlemesini koruyarak olgunluk çağına ulaşan İngiliz ekonomisi, nüfuz alanını tüm dünyaya yaydı. Sanayi alanında yapılan devrimle birlikte tekstilin egemenliği başladı.

Mimari


Victoria Mimarisi tanımlaması genel olarak Britanya İmparatorluğu zamanında, Victoria devrinde oraya çıkan mimari akımdır. Bu dönemdeki yapılar Neo-Gotik mimari yapısına sahiptir.

1-Westminster Sarayı


Dünyadaki en eski ve en köklü parlamentolarından sayılan ve “Parlamentoların Atası” lakabı takılan Westminster Sarayı’nın tarihi 11. yüzyıla dayanıyor fakat 1834 yılında çıkan bir yangınla sarayın neredeyse tamamı yok oluyor. 1834 yılındaki yangından sonra mimar Charles Barry, sarayı kapsamlı bir şekilde yeniden tasarladı ve günümüzün Gotik mimarisini elde etti.

2-Balmoral Sarayı

Balmoral Sarayı, Victoria döneminde inşaa edilen diğer ustalık eserlerinden biridir. Bu yapı Aberdeenshire, İskoçya’da bulunmaktadır.

3-Liverpool Üniversitesi


Liverpool Üniversitesi, Birleşik Krallık’ın Liverpool şehrinde bulunan yükseköğretim kurumudur. Üniversite, Russel Grubu üyesidir ve “redbrick (kırmızı tuğla)” denilen Kraliçe Victoria döneminde İngiltere’nin 6 endüstrileşmiş şehrine kurulan ve II. Dünya Savaşı’nın öncesinde üniversite statüsünü kazanan üniversitelerden biridir.

4-Royal Albert Hall

Royal Albert Hall, sanatların buluşma yeridir. Daha çok, 1961’den beri her yıl düzenlenen Proms konserleri ile bilinir. Mekan I. Victoria‘nın eşi Prens Albert tarafından sanat ve bilim anlayışını geliştirmek ve bunları takdir etmek için South Kensington‘ın kalbinde kurulmuş bir merkezi salondur. Royal Albert Hall, Birleşik Krallık’ın en kıymetli ve kendine özgü binalarından birisidir. 1871’de I. Victoria döneminde açıldığı zaman mekan dünyanın baş sanatçılarının çeşitli performanslarıyla sahnede konuk etmiştir.

Giyim Tarzı


1840-1860 yılları gittikçe kabaran elbiseler, korseler ve tarlatanların da yardımıyla kadınların hareketlerini kısıtlayacak kadar rahatsız elbiselerin olduğu yıllardı. Burada amaç sadece kadınların vücut kıvrımlarını gizlemek değil, aynı zamanda erkeklerle olan vücut mesafelerini de koruyabilmeleriydi. Çiçek desenlerinin yer aldığı elbiseler, başlangıçta daha basit tasarımlardı. Birkaç farklı çeşit kesimden oluşan giysilerde en çok kullanılan renk yeşilin tonlarıydı.


Her ne kadar giymesi ve taşıması bir hayli zor gözükse de Victorian kadınlarının ne kadar zarif göründüğünün altını çizmemize gerek yok herhalde.




Dönem göz alıcı ve zenginlik getirmiştir çoğuna göre. Fakat bu dönemde ilan edilen yasaklar oldukça sıradışıydı. Her türlü cinsel duyguyu ve aktiviteyi bastırmak bu dönemin temel eğilimiydi. Piyanoların ve masaların alt kısımlarına örtü geçirilir, tavuğun göğüs bölgesine boyun denirdi. Kraliçe Victoria, İncil’in içerisindeki erotik çağrışım yapan kısımları sildirip yeni bir İncil bile bastırmıştı. Ünlü yazar Shakespeare de bu yasaklardan payını alanlardandı.

Victoria Dönemi Edebiyatı

“Kulak verin sözlerime iyice,

Herkes öldürebilir sevdiğini

Kimi bir bakışıyla yapar bunu,

Kimi dalkavukça sözlerle,

Korkaklar öpücük ile öldürür,

Yürekliler kılıç darbeleriyle!“

Bu baskılı ortam pek çok önemli ismin doğuşuna sebep oldu. Bunlardan bazıları: Sigmund Freud, Oscar Wilde, Charles Dickens, Edwar Elgar‘dır.

Victoria Döneminin Büyük Yazarları


İngiliz halkı, 19. yüzyılın ortasında yeniden bir güven ve bolluk dönemi yaşadı. Ne var ki, ilerlemeyle, özellikle de Sanayi Devrimi ile birçok olumsuz toplumsal değişiklikle de yüz yüze gelinmişti. Her gün daha çok sayıda insan, çoğu zaman çok kötü koşullarda yaşamayı göze alarak, fabrika­larda çalışmak için kentlere akın ediyordu. Evrim kuramıyla, Tanrı’nın yeryüzünü ve tüm canlıları bugünkü biçimiyle yaratmış ol­duğu inancına karşı çıkarak, canlıların çok uzun bir süreç içinde doğada kendiliğinden değişime uğradığını öne süren Charles Darwin‘in görüşleri de gi­derek insanların kendilerini yeniden değer­lendirmelerinde etkili oldu.

Victoria döneminin belki de en büyük ve kuşkusuz en sevilen romancısı bu dönemin adaletsizliklerini çarpıcı bir biçimde çizerken, pek çok canlı roman kahramanı yaratan Char­les Dickens’dı. Yazarın tanınmış romanları arasında David Copperfield (1850) ve Büyük Ümitler (1861; The Great Expectations) gibi yapıtları vardır.

Bronte Kardeşler yüzyılın iki büyük tutkulu aşk romanını yazdılar. Charlotte Bronte’nin Jane Eyre’i (1847) hemen başarı kazandıysa da, Emily Bronte’nin Uğultulu Tepeler’i (Wuthering Heights; 1847) ancak 1850’de ölümünden sonra bir başyapıt olarak ün kazandı.

Yüzyılın sonunda ortaya çıkan üç büyük ro­mancı George Meredith, Anthony Trollope ve Thomas Hardy‘di. Hardy’nin bütün ro­manları doğup büyüdüğü kırsal çevrede geçer ve ele aldığı olaylarda çoğu zaman doğa önemli bir rol oynar. Hardy günümüzde şiir­leri de önemsenen bir yazardır.

Victoria döneminde şiir de oldukça geniş bir okur kitlesinin ilgisini çekiyordu. Döne­min en sevilen şairi Lord Alfred Tennyson‘du; en ünlü şiiri In Memoriam (1850; “Anısı­na”), bir arkadaşının ölümü üzerine yazılmış­tır. Tennyson’nın şiir dili, gücünü ses güzelli­ğinden alır ve şiirlerinde olağanüstü kişileri canlandıran Robert Browning‘in dramatik şiir dilinden değişik bir nitelik gösterir. Rudyard Kipling‘in şiirleri İngiltere’nin, imparatorluk gururunu coşkuyla yansıtırken, Gerard Manley Hopkins‘in dinsel konulan içtenlikle işle­diği, sözcükleri ve ritmi yepyeni ve çarpıcı bir biçimde kullandığı görülür.

BONUS: Bir zamanların sevilen dizilerinden olan Ezel’in Ramiz Dayı’sından duyduğumuz bu şiir Oscar Wilde’a aittir

Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür; 
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür; 
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır; 
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür; 
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.

Çeviren: Tozan Alkan