Bu içerik yazarlarımızdan Cankat Koç tarafından seslendirilmiştir.

Gotiğin edebiyatta ilk defa yer bulması, Horace Walpole’un Otranto Şatosu adlı eseri ile mümkün olmuştur. Walpole, bir gün kendi şatosunda uyurken bir rüya görür ve bu gördüğü rüyayı uyanınca hemen yazmaya başlar. Böylece Otranto Şatosu’nu kaleme alır, alt başlık olarak da ‘Gotik Bir Hikaye’ yazar ama onu yayımlatmaya götürmekte kararsız kalır. Çareyi kendisi yazmış gibi değil de, aslından çevirmiş gibi göstermeyi hedeflemekte bulur çünkü zamanın okur kitlesi böyle bir türe alışkın değildir. O da bu nedenle, yazdığı gotik edebiyatın ilk eseri sayılan Otranto Şatosu için, 16. yüzyıldan kalma eski bir el yazması bulduğunu, oradan çevirdiğini söylemiştir. Hatta ilk baskıda kitabın kapağında, “Otranto Aziz Nicholas Kilisesi Kilise Heyeti Üyesi Onuphrio’nun yazdığı İtalyanca aslından William Marshall tarafından çevrilmiştir” diye yazar. Eser içinde barındırdığı kendine has özellikleriyle, Walpole’dan sonra ortaya çıkan yazarlar için edebi bir rota teşkil etmiştir.

Walpole, gotik kelimesini Orta Çağ’ın dönemsel ögelerinden esinlenerek ortaya çıkarmış ve “barbarca”, “klasik ölçülere uymayan” anlamları ile kullanmıştır. Okura kitapta geçen hikayenin, gerçekten gerçekleştiğine inandırmak onun için bir başarı ölçüsü haline gelmiştir. Yazmış olduğu eserde, aşk, ölüm ve doğaüstü olaylar gibi temaları ele alış biçimi; Edgar Allan Poe, Mary Shelley, Ann Radcliffe gibi yazarları da etkisi altına almış ve alışılagelmişin dışında bir edebi türü insanlara sevdirmiştir.

Gotik edebiyat, 1700’lerin sonlarına doğru Romantizmin alt dalı olarak ortaya çıkan Karanlık Romantizm türünün en ürkütücü oluşumlarından biri olarak değerlendirilir. Karanlık Romantizm’in, dehşet saçan ifadeler, korkunç hikayeler, doğaüstü unsurlar, pitoresk ve karanlık manzaralar ile harmanlanmış bir yapısı vardır. Gotik, edebiyatla birleşince harika bir tür haline gelir, lakin gotiği özel kılan kendine has ayırıcı özellikleri vardır.

Büyüleyici bir gotik hikayenin önemli bileşenlerinden biri; merak ve korku duygularını uyandırmasıdır. Hem salt korku türünde hem gotik türde, geri dönmek isteyen bir ölü, gizlenmeye çalışan bir canavar, geçmişinde korkunç şeyler yaşamış ya da korkunç şeyler yapmış melankolik bir ana karakter mevcuttur. Lakin gotik, korku türünden farklı olarak dehşet hissini uyandırmasının yanı sıra merak duygusunu da üst seviyeye çıkarır ve böylece salt korku türünden ayrılır. Bunu, mekanların ve karakterlerin gizemli yapılarıyla başarır. Karakterlerin davranışları ve seçimlerinin öngörülemez oluşu ile birlikte, varlıklarının sadece korku saçma ve zarar vermeye dayanmaması, gotik türünde merak mekanizmasının belirleyici bir unsur olmasına yol açar.

Gotik edebiyat, garip mekanlar ve garip bir atmosferle büyülenmiştir. Bir yandan çok vahşi ve uzak alanlar kullanılırken; diğer yandan tutsak edici alanlar kullanılır. Örneğin, Mary Shelly’nin Frankenstein’ına baktığımızda kuzey kutbu yakınında bir yer görürken, Bram Stoker’ın Dracula’sında Jonathan Harker’ı Dracula’nın şatosunda hapis görürüz. Ayrıca yazarlar genellikle karanlık ormanlar, sinir bozucu dağ bölgeleri, uğursuz iklim koşulları ve tehditkar fırtınalar gibi ortamlar kullanmışlardır. Orta Çağ döneminde romantikleşmiş kaleler, erken gotik yazılarda büyük rol oynamıştır. Örneğin, Gotik yazar Mary Shelley, mekan olarak mezarlıklar, kasvetli kaleler gibi ürkütücü yerler seçmiş ve hatta 1818’deki romanı Frankenstein‘ın ürkütücü planını vurgulamak için grotesk bir canavarın kişiliğini geliştirmiştir.

Olaylar, doğaüstü ve paranormaldir. Türün cazibesi çoğu zaman, hayata canlanan cansız nesneler, hayaletler, ruhlar, vampirler gibi doğaüstü veya açıklanamayan olaylar birleşiminden kaynaklanır. Örneğin, Toni Morrison’ın geleneksel gotik türüne modern bir bakış açısı kazandırmış Beloved adlı eseri, Sethe adındaki eski bir köle ve Sethe’nin kızı etrafında şekillenir. Cincinnati’deki evlerinin Sethe’nin en büyük kızının hayaleti tarafından büyülendiğine inanılır. Yani bu türde, korku ve dehşet düşüncesini takip ederek, hayalet gibi doğaüstü unsurlara da başvurulmuştur.

Diğer yandan, romantik olaylar; gotik edebiyatın romantik edebiyattan doğduğuna inanıldığı için, iki türün de bu konuda çakışan özellikleri vardır. Birçok gotik roman, sık sık üzüntü ve trajediye yol açan tutkulu bir romantizmle boğuşur. Mesela Charles Dickens‘ın eserleri romantik tarzda bir aşk meselesine odaklanırken, aynı zamanda korkunç kötüler ve gotik ortamlar da içerir. Viktorya döneminde ise gotik romanlar, Edgar Allan Poe’nun 1849’da yazdığı Annabel Lee şiirinde de görüldüğü gibi, cinsellik araştırması için bir çıkış bile sağlamıştır.

Eserlerde pek çok ilginç antagonist yer alır. Çeşitli edebi türlere benzer şekilde, bu kötü adamlar gotik edebiyatta çok önemli bir rol oynamaktadır. Geleneksel gotik romanlarda, kötü adamlar genellikle rahipler veya krallar gibi otoriter pozisyonlarda otokratik, erkek karakterler biçimini almıştır. Karmaşık karakterler olan bu kötü karakterler, başlangıçta okuyucuyu aldatıcı doğalarıyla kandırmak için kendilerini sempatik gösterirler. Robert Louis Stevenson’ın Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde eserindeki Mr. Hyde ve Bram Stoker’ın Dracula karakteri gibi kötü adamlar, karmaşık, hain karakterlerin örnekleridir.

Son tahlilde, gotik edebiyat her özelliği ile, zaman içinde sadece edebi olmanın dışına çıkıp bir fenomen haline gelmiştir diyebiliriz. Müzik, mimari, sinema, moda ve resim gibi sanatın neredeyse her alanında onun izine rastlamak mümkündür. Lakin pek tabii, edebiyattaki izdüşümü insanı en çok etkileyen kaynaklarının başında gelir.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here