Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
152

Sabahattin Ali denildiğinde akla ilk gelen o mavi kapaklı ölümsüz eser… Kürk Mantolu Madonna, her okuyanın hayatında ufak da olsa iz bırakan bir Maria Puder. Hepimizin olduğu kadın, aslında gerçek bir kişi! O karanlık ormanda kaybettiğimiz Sabahattin Ali’mizin hayalinden bir yansıma değil sadece. Filiz Ali, BBC’ ye verdiği bir söyleşide bunu tamamen doğruluyor:

“Bir süre önce Maria’nın gerçek bir kişi olduğunu keşfettik. Babam bir arkadaşına hapisteyken yazdığı mektupta,  Alman hanıma duyduğu tutkunun hikayesini anlatıyor.”

Filiz Ali, Sabahattin Ali’nin genç bir adamken bir yıl yaşadığı Berlin’de Maria ile tanıştığından ve birlikte yaptıkları uzun yürüyüşlerin bazen el ele sonlanmasından söz ediyor ve ayrıca haberde Maria ile ilgili şu yorumda bulunuyor:

“Maria, hepimizin olmak istediği kadındı. Feminist hareketle birlikte, hepimiz biraz Maria gibi olduk, kavgalarımızı verdik.” 

Sevilmenin aksine sevmek üzerine kurulu bir kitabın en güzel yorumu da tabi ki kendisinden geliyor:

“Babamın kitabının mesajı, içtenlikle sevmekti. Karşılık beklemeden sevmek, sevmek için sevmek”

Raif Efendi’nin Maria Puder’i…

Göğsünden harikulade güzel bir ten kokusu yayılan kadın. En güçlü, en feminist. En gerçeğidir aynı zamanda. Herkesi biraz içinde barındırır. O içindeki ince ve çocuksu kadının üzerini hep örtmüş ve bundan da gurur duymuştur. Ta ki aşık olana kadar. Maria Puder’imiz yorgun düşüverir Raif’in kollarına.

“Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu. Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı.. Bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum. Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için: ‘Adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki? ‘ demiştim. Eskinden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: ‘Bu beni anlamaz! ‘ demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: ‘İşte bu beni anlar! ‘ diyordum..”

“Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz? Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.”

“Halbuki şimdi her şey değişmişti. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamaya başladığını, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum. Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum.” 

Aşk; biriyle yaşamak değildi aslında. Yaşamaya başlamaktı. Nefes aldığını hissetmek, yaşadığı yüzlerce günü bir güne feda edebilmekti. Sadece onun varlığıyla var olabilmekti. O bütün duyguların karışımı, sayrılı sancı. İstemekti Maria Puder’e göre. Bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek. Aşk bu istemekti. Mukavemet edilemez bir istek! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey.

“Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.”

“Bir insana bir insan herhalde yeterdi.”

“…Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.” diyen ve her evresinde aşkı reddeden kadın yıllarca kendine de reddetti o büyük aşkını. 

Ama nereye kadar reddedebilirdi Raif’i görme tutkusu, ona dokunma arzusu bu kadar yerken içini?

“Raif… Şimdi ben gidiyorum!” dedi.

“Evet… Biliyorum!”

Trenin hareket saati gelmişti.Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle fakat tane tane:

“Şimdi ben gidiyorum.Fakat ne zaman çağırırsan gelirim…” dedi.

Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti:

“Nereye çağırırsan gelirim!”

Gelirdi. Eğer birini seviyorsan nereye çağırdığının hiçbir önemi olmazdı çünkü. Herhangi bir yer, sırf o içinde diye dünyadan sıyrılıyordu. Bir kişinin dünyaya bedel olmasıydı bu. Seviyorsa, gelirdi zaten.

 “Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek, dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde, herkeste onu, Maria Puder’i, Kürk Mantolu Madonna’yı arayacaktım.”

 “Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu?”

Her şey Maria’nın özgürlüğüyle gün yüzüne çıkar. Raif de bu özgürlüğe aşık olur zaten. O dönemde bir kadının kendi otoportresini çizebilme cesareti bunun en büyük göstergesidir. Kendini inşa eden, kadın üzerindeki toplumsal sınıflandırmaları şiddetle reddeden bir Maria Puder, kadın ressam. Elinden bütün güzel duygularını alan insanlığa çığlıklarını duyduğumuz kadın ve bütün o çığlıklara cevap veren bir erkek. Yani, aşkın başlangıcı.

“Şimdi aramızda noksan olan şeyi ne olduğunu biliyorum!” dedi.”Bu eksik sana değil, bana ait..Bende inanmak noksanmış…Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için,sana aşık olmadığımı zannediyormuşum…Bunu şimdi anlıyorum.Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…Ama şimdi inanıyorum…Sen beni inandırdın…Seni seviyorum…Deli gibi değil,gayet aklı başında olarak seviyorum..Seni istiyorum…”

 İki ayrı insanın sonsuz yalnızlık döngüsü içinde birbirini bulmasıyla başlar hikayemiz. Maria Puder’ in seçtiği bir yol bu. Yalnızlık. İnsanların ne kadar bencil ve sevilmeye değer olmadığının nasıl da farkındadır. Erkeklere olan tavrını net bir şekilde ortaya koyan muhteşem kadın, onların altında ezilmeyi her zaman reddetmiştir.

“Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için… Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hülasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki…”

İki aşığın karşılaşma sahnesi en az kendileri kadar büyüleyici ve aşkın somut bir tasviri. Hayran olmak… Bir kişiye, bir kişiden dolayı herhangi bir şeye hayran olmak. Görememektir aslında bir bakıma. Zamanı ve bazen de onun getirdiklerini görememek. Bir duvarı fark edememek, pencerenin yerini bulamamak. Raif de bize bunu anlattı o güzel aşkıyla. Her gün saatlerce o bilmeden hayran olduğu kadını duvarda izlemeye gitti. Bakışıyorlardı çünkü ona göre. Adını bilmediği o güzel kadın da onu izliyordu. Başka bir yöne herhangi bir an bile baksa sanki ziyan olurdu, ayıp olurdu karşısındaki güzelliğe. Harcanırdı ona bakmadığı birkaç saniye. Bu yüzden duymadı hiç yanındaki Maria Puder’i. Hatta onu sessizce izleme eyleminden alıkoyan bu kadına çok sinirleniyordu.

“Sizde anneniniz bir resmi yok mu?”

Kadının bu lüzumsuz merakı canımı sıkıyordu. Sırf alay için bunu yaptığını fark ediyordum. Diğer ressamlar uzaktan bize bakıyorlar ve muhakkak ki sırıtıyorlardı.

“Var ama… Bu başka!” dedim.

“Ya!.. Demek bu başka.”

Ve derhal küçük bir kahkaha attı.

Kalkıp kaçmak için küçük bir hareket yaptım. Kadın bunu fark ederek: “Rahatsız olmayın, ben gidiyorum… Sizi annenizle baş başa bırakıyorum!” dedi.

Kalktı, birkaç adım yürüdü. Sonra birdenbire durarak tekrar yanıma sokuldu; şimdiye kadar konuştuklarına hiç benzemeyen, ciddi, hatta biraz da hazin bir eda ile:

“Sahiden böyle bir anneniz olmasını ister miydiniz?” dedi.

“Evet… Hem de nasıl isterdim!”

“Ya!…”

 Raif ve Maria’mız burada tanışmaz aslında. Sokakta yürürken tesadüfen Kürk Mantolu Madonna’yı görür. Ancak aşk diye adlandırabildiğimiz bu duygunun bazen de tesadüflerden ya da o tesadüfleri kendi ellerimizle yaratmamızdan geldiğini ne güzel de gösterir bize. Her yol, her eşya, ve herkes; onu size getirir.

“Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin…” 

 

 

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
152

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here