Geçtiğimiz yılların belki de en çok ses getiren dizilerinden biri olmayı başaran Dark benim de bu sene içinde izlerken en çok keyif aldığım bir dizi oldu. Peki neden Dark bu kadar çekiciydi? Aslında yıllardır izlediğimiz, döngüsel zaman ve paradoks klişesi içinde ilerleyen aile bağları üzerinden hikaye kuran bu dizi neden onca hikayenin arasından sıyrılmayı başardı? Bu soru bir süre kafamı kurcaladı. Benzerlerinin yanı sıra “aşırı” şok etkisi yaratacak sürprizler sunmadığı halde dizinin aşırı tatmin edici bir tarafı vardı.

Bence diziyi türdeşlerinden ayıran en önemli noktalardan biri döngüsel zaman teorisinin hikaye içindeki karakterlere olaylara yedirilmiş olması, karakterlerin ve hikayelerin bu teoriden bağımsız ve güçlü bir varlığa sahip olması. Aslında işin içinden döngüsel zaman, kelebek etkisi ve paradoks gibi çekici etkenler çıkarılmış olsaydı bile bana sorarsanız Dark yine izlenebilir bir dram dizisi olabilirdi. İşin içine bu faktörler girdiğinde ise Dark’ı diğerlerinden ayırarak daha güçlü bir anlatıya sahip kılan şey, bu zamansal teorileri tamamen bir bilim kurgu hikayesi gibi ele almak yerine daha felsefik bir boyutta işlemesi.

Dizi bir çocuğun kaybolması ile başlıyor. Zaman içinde kaybolan başka çocuklar ve bulunan çocuk bedenleri ile hikaye devam ediyor. Bir süre sonra ise daha önce de benzer vakaların yaşandığı bilgisine ulaşıyoruz. Dizi içinde kaybolan herkes bir mağaranın içine girerek kayboluyor. Bu noktada diziyi Platon’un “Mağaralar Alegorisi” üzerinden okumaya başladığımda diziyi çekici kılan faktörün bu olabileceğini düşündüm.

Platon’un öne sürdüğü teoriye göre, hepimiz bir mağarada zincirliyiz ve bir duvara bakıyoruz. Duvarın arkasında bir ateş yanıyor ve biz önümüzdeki duvar ile evrenin sonlandığı düşüncesine sahip olduğumuz için gördüğümüz yansımaları, gölgeleri gerçeklik olarak kabul ediyoruz. Ne zaman biri zincirini kırıp mağaranın öteki tarafına geçerse aslında algılanan gerçekliğin kabullenilmiş yanılsamadan başka bir şey olmadığını fark ediyor.

Dark’ın içerisinde anlatılan hikaye, yalanlarla kurulmuş ilişkiler ve bağlar. Aslında dizi içindeki hemen her karakter algıladığı gerçekliği kabulleniyor ve ona göre yaşıyor, bir başka gerçekliğin mümkün olduğunu görmekten kaçıyor. Tam da Platon’un dediği gibi ne zaman ki bir karakter mağaradan geçse aslında sunulan gerçekliğin yanılsamadan başka bir şey olmadığını varlığına inandıkları çoğu ilişkinin yalan olduğunu fark ediyor.  Aslında döngüsel zamanı keşfeden karakterleri döngüsel zamanın varlığından çok yaşadıkları ve içinde bulundukları yalanlar, daha önceden inanmış oldukları gerçeklikler rahatsız ediyor. Diziyi bu kadar çekici kılan, insanları bağımlı hale getiren olay ise burada başlıyor, dizinin diğer bilim kurgu işlerden çok daha insani bir temele oturtulmuş olması. Bilim kurgu diziler izlerken içinde bulunmadığımız bir evren, düzen ile özdeşleşmemiz bir noktada kesintiye uğruyor ve ne kadar güçlü hikayeler olursa olsun tam olarak içine giremiyoruz. Fakat Dark’ın anlatısında temel olan nokta bu değil de ilişkiler, yalanlar, algılanan gerçeklik gibi daha sık kafamızı kurcalayan sıkça maruz kaldığımız düşünceler olduğu için dizi içinde kendimizi, düşüncelerimizi ya da yaşantılarımızı konumlandırabiliyoruz.

İkinci sezonu gelecek olan dizinin mevcut sonu bile aslında post modern anlatı seven insanlar için tatmin edici nitelikte bir sondu diye düşünüyor, dizinin yönetmenin 2014 yılına ait “Who Am I?” isimli filmin de yönetmenliğini yaptığı minik bilgisi ile yazımı sonlandırıyorum.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here