Yönetmenliğini Gabriele Muccino’nun yaptığı, 2001 yılında çekilmiş olan L’ultimo Bacio, hayata ve hayattaki yaşadığımız olaylara karşı savunmalarımızı gözler önüne seren bir filmdir. Filmin başrollerinde Stefano Accorsi (Carlo) ve Giovanna Mezzogiorno (Guilia) vardır. Genelde filmlerde verilmek istenen bir mesaj vardır, bu filmde ise mesajdan çok sorduğumuz sorunun ne olduğu önemli. Biz, ”mutluluk nedir” bağlamında ele alıyoruz.

Uzun süredir birlikte olan Carlo ve Giulia’nın harika bir ilişkileri vardır. Guilia’nın hamile olduğunu öğrenmeleriyle, bir uyumsuzluk meydana geliyor. Carlo, daha yaşamının yeni başladığını düşünüyor ve bu zamansız sorumluluğu almak istemiyor. Bunu Guilia’ya hiç belli etmiyor. Bu mutsuzluğun başladığı yer olarak sayılabilecek noktalardan biri olabilir. Guilia, gayet hoş ve güzel bir kadın fakat hamileliğin vermiş olduğu bir etkiyle, doğacak bebeğine aşırı vakit ayırmaya başlıyor. Carlo’ya sürekli bebekle ilgili planlarından bahsediyor. Carlo, akşamları Guilia’nın böyle toz pembe hayallerini, işe gittiği zaman ise arkadaşı Adrien’ın pek gerçek olan kısıtlanmışlığını dinliyor. Adrien, evlidir ve bir çocuğu var. Karısı ile arasını bir türlü düzeltemediği için o da iyi bir psikolojide değil; bu yüzden Carlo’ya sadece derdini anlatıyor. Carlo ise bunun yalnızca bebekle ilgili olduğunu düşünüyor. Bebeğin etkisiyle Guilia’nın çekilmez biri olacağını, uyuyamayacağını ve en sonunda hayatının bir şekilde monotonlaşacağını düşünüyor ve bu düşünceler onu Guilia’dan uzaklaştırıyor. Bir arkadaşının düğününde gördüğü, 18 yaşındaki Francesca ile bakışıyorlar ve sonunda tanışıp konuşuyorlar. Francesca tekrar görüşmek üzere onu okul çıkışına çağırıyor ve aralarındaki o ”hiç” monotonlaşmayacak ilişki başlıyor.

Her şey çok güzel giderken, Carlo’nun kendisini aldattığını öğrenen Guilia elbette onu terkeder. Carlo ise Francesca’nın mesajlarına cevap vermez. Film boyunca bizi rahatsız eden şey, Carlo’nun Guilia’ı aldatması oldu fakat onun sevgisinden bir an bile şüphe etmedik. Sonuçta o Guilia’yı seviyordu, aradığı şey ise değişiklikti.

Aşkımız sona erdiği için, gücünü tükettiği için, o kişi bizim açımızdan biter… Yeni gösterilere katılma isteğimiz azalır… Düş kırıklığına uğrayan şöyle der: “Sen artık benim tanıdığım kişi değilsin.” Peki, bu nedir? İnsan bir gizem için -sonuçta insan varlık bir gizemdir- heyecanlı bir bulmaca için yorulmuştur. Ve böylelikle insan kendisi için bir imza yaratır. Bu sevgisiz bir edimdir, ihanettir. (aktaran Bauman 1998, s.120)

Max Frisch’e göre; Guilia’nın heyecanlı tavırları ve bu olay karşısında sakin kalamaması, mutluluğuna karşı bir ihanet sayılabilir. Carlo’yu dinlemiyor bile çünkü onun imzası budur. Asla ama asla ”aldatmak” affedilemez. Bu yaşananlara göre değişebilir, film tam olarak bundan bahsetmektedir. Hayat nötr bir süreçtir; ne sürekli hata yaparız, ne de sürekli doğruları bilebiliriz. Yaşanan negatif ve pozitif olaylar kişileri ve ruh hallerini dengeler. Bu doğrultuda ise mutluluk dediğimiz şey anlık olarak kazanılabilen ve hemen kaybolabilen bir şeydir. Fakat insan varolşundan beri, sahip olmayı hep arzuladığı için mutluluğun da bu şekilde kalıcı olabileceğini düşünür. Ama zaten kalıcı olan şeyler de hayatı monotonlaştırmaz mı?

KAYNAK

Bauman, Zygmunt, Postmodern Ethics, Blackwell, Oxford UK & Cambridge USA, 1993