Serimizin dördüncü yazısı için dizinin “Buzul Çağ” isimli  16. bölümünü seçtim. Üçüncü bölümümüzü ise, Serhat arkadaşım muhteşem bir ustalık ile kaleme aldı, okumanızı şiddetle öneriyorum. Zima Mavisi bölümü için, onun yazısını okumanızı şiddetle öneriyorum. Serimizi bundan sonra onunla paslaşarak yazacağız, bilginiz olsun. Şimdi gelelim bölüme… Bölümün açıklamasına baktığımızda “Bir apartman dairesine taşınan çift buzdolabında kayıp bir uygarlık bulur.” şeklinde bir özetle karşılaşıyoruz. Bölümün açıklamasının beni oldukça cezbettiğini söylemek istiyorum. İnsanlık tarihini böyle dıştan bir göz olarak, bir buzdolabının içinde gözlemlemek gerçekten farklı bir deneyimdi. İzlerken bana keyif veren bölümün içindeki bir iki replik, beni oldukça düşünmeye itti. Zira insanlığın yapısı, din, Görelilik ve Evrim Teorileri’nin hepsini bir arada, sadece bir odada (hatta bir buzdolabında) anlatmışlar. Neyse, ben yine laf kalabalığını bir kenara bırakıyorum ve bölümden neler anladığımı anlatmaya başlıyorum.

Öncelikle burada değinmek istediğim şey, büyük ihtimalle izleyen herkesin düşündüğü, insan ırkının kendini yok etme sevdası olacak. Bir uygarlığın doğuşundan yok oluşuna kadar, aşama aşama insanlığın ilerleyişini gördüğüm bölümde, bir anda buzdolabında bir nükleer savaş çıktı ve bu uygarlık kendi kendisini yok etti. Üstelik başka bir uygarlıkla savaşa bile girmeden. Malum buzdolabında tek bir uygarlık yaşıyordu, yani kendi kendilerini yok ettiler. İşte o an kendimizi yok etmeye ne kadar meyilli olduğumuzu hatırladım. Hiçbir sorun olmasa bile insan kendi kendini hep yok etmeye çalışıyor. Zannedersem, insanlığın doğası bu…

Bu konudaki bir diğer görüşüm ise, bu bölümün insanlık tarihinde savaş olmaksızın, bir ilerleme de olmayacağını da hatırlatmak istediği oldu. İster bizim dünyamızda olsun, ister buzdolabı dünyasında olsun, savaşlar neticesinde dünya hep bir adım ileriye gitmiştir. Trajik ama gerçek! Bir şey yok olmadan, yerine yenisi konulamaz.

Bu savaş konusunda ise, bölümde geçen bir replik beni oldukça etkiledi. İzleyenler bilir, buzdolabının içi ile dışarısı arasında zaman farklı işliyor. Normalde bir dakikada çağ atlayan uygarlığın, savaşı atlatması yaklaşık bir saat alıyor. Bölümde dendiği gibi “Savaşı birkaç dakikada atlatmalarını bekleyemeyiz.” Bana göre bu kadar kısa bir sürede, vermek istediği toplumsal mesajı etkileyici bir şekilde veren bir bölüm.

Gelelim bir başka hususa. Bu bölümde beni en çok düşündüren şey, insanlık tarihinde dinin yeri oldu. Buzdolabını ayrı bir dünya olarak düşünürsek, bana göre bu çift, o dünyayı dıştan izleyen birer tanrıydı. İzleyen diyorum çünkü uygarlığın her aşamasını takip ettiler (izlediler) ama asla müdahale etmediler. Aslında edebilirlerdi, buna yetecek güçleri ve şansları vardı. Örneğin, buzdolabının içinde bomba patladığında, onu söndürebilirlerdi, lakin yapmadılar. Sadece oturup izlediler, koskoca bir uygarlığın yok oluşuna seyirci kaldılar.

Yukarıda bana göre tanrılardı dedim, zira; çiftimiz kendilerini bu uygarlığın tanrıları sanarken, buzdolabının içinde yaşayan insanlarda böyle bir düşünce yoktu. “+Bizi Tanrıları mı sanıyorlar acaba? -Kim bu bütün gün bize bakan iki dangalak?” repliği ile, küçük insanların tanrıyı reddedişini de gördüm ben. Onların tanrıları, kendileriydi.

Ayrıca, bu çifti birer tanrı olarak kabul edersek; Tanrı olsun ya da olmasın, insanlığın ondan bağımsız ilerleyip, gelişebileceğini de göstermiş oldu bu bölüm bana. Zira bu uygarlık, kendi kendine gelişip, kendisini yok etti. Buzdolabının kapağı ister açık olsun, ister kapalı (yani Tanrılar olayları izlesin ya da izlemesin) olaylar olacağına varıyordu. Yani, “Tanrısız bir dünya da, dünyalığından hiçbir şey kaybetmez!” felsefesini gördüm.

Gelelim evrime… Bu bölümün aslında dini konulara çok büyük eleştirisi var. Hatırlarsanız, bölümün sonunda ilk gördüğümüz uygarlık yok olmuştu. Hemen ardından ise, yeni bir uygarlığın filizlendiğini görmüştük. İşte bu yeni uygarlıkla, aslında insanlığın maymundan evrimleştiğine vurgu yapıldığını düşünüyorum. Bölümün sonunda da, bu çifte, oluşan bu yeni uygarlık, insanların aslında maymundan evrimleştiğini kanıtlamış oldu bence. Yani aslında evrim teorisine de çok büyük göz kırpılmış burada.

Son olaraksa, buzdolabının içindeki zamanın, dışına göre oldukça hızlı akması ile, bu bölümde Einstein’ın Görelilik Teorisi‘ne de merhaba denildiğini düşünüyorum. Zira, buzdolabının dışında bir dakika geçerken, buzdolabının içinde bir devir değişebiliyordu.

Benim için dizinin en güzel bölümlerinden biriydi bu çünkü hepimizin kafasını kurcalayan felsefi ve bilimsel konuları çok enteresan bir içerikle (bir buzdolabının içinde yaşayan bir uygarlık ve iki çiftle) anlatabilmiş. Benim bu bölümü izlerken aklıma gelenler bunlardı, bakalım sizinkiler neler? Yorumlarınızı eksik etmeyin. Serhat’ın yazısına da bakmadıysanız, bakmayı unutmayın. Bir sonraki içerikte görüşmek üzere…

 

2 YORUMLAR

Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Please enter your comment!
Please enter your name here