Serimin ikinci yazısı için dizinin, Alastair Reynolds’un aynı isimli hikayesinden uyarlanan “Aquila Yarığı’nın Ötesinde” isimli 7. bölümünü seçtim. Bölümün açıklamasına baktığımızda “Rotadan çıkan bir geminin mürettebatı, ışık yılları sonra uyanınca ne kadar uzaklaştıklarını anlamakta zorlanır.” şeklinde bir özetle karşılaşıyoruz. Şahsi görüşüme göre, bu bölüm, dizinin en güzel bölümleri arasında yer alıyor. Bu bölüm, daha ilk dakikalarında, bana bir şeylerin ters olduğunu hissettirmişti. Bölümün sonunda, bu hissiyatımda yanılmadığımı anladım. Zira, bölümün son keresi akıllardan kolay çıkacak bir kare değil. Vermek istediği mesaj ise, aslında fazlaca ortada. Thom’un bir simülasyonun (döngünün) içinde olduğu belli olsa da, gerçek mi yoksa yalan mı daha mutlu ikilemi atmosferini bana çok sert bir şekilde yansıttı. Laf kalabalığını yine bir yere bırakayım da, bölümün bende uyandırdıklarını anlatmaya başlayayım.

Öncelikle bu bölümün bana varlığımı ve gerçekliğimi sorgulattığını söylemek istiyorum ki bence yapılış amacı da buydu. Bu bölümde insanlar genelde uzaydaki yaşam, uzayda kaybolmak gibi temalara takılmış ama bana, daha önce izlediğim gerçeklik sorgulatan filmleri (Matrix, Truman Show gibi) anımsattı. Zira bu bölüm, su gibi bir şeffaflık ile acı gerçeklik ile sanal dünya (hayal, rüya gibi) arasında kalındığında, insanın ne yapacağını konu ediniyor.

Matrix filmindeki “Gerçekliğin çölüne hoş geldin, Neo.” repliği, burada kendini Thom için göstermiş. Thom’un aslında yaşadığı gerçekliği gördüğündeki yüz ifadesi, unutulacak gibi değil. Burada aklıma direkt “Gerçek umutsuz bir kuyuysa, yalanı yaşamak daha mı iyidir?” sorusu geldi. Thom’un bu gerçeklikle yaşayıp yaşayamayacağını çok merak ettim o an. Zira hayal dünyasındaki gerçeklik çok daha cezbediciydi ama gerçek değildi. Thom, bunu bile bile, gerçekliğin kendisine tokat gibi vurması yerine, sanal dünyada geçecek kısır bir yaşamı tercih etti. Onun bu seçimi, beni de şaşırtmadı aslında. Kim olsa öyle korkutucu bir gerçeklikte sefil gibi yaşamak yerine, sahte bir gerçeklikte, sahte bir mutlulukla yaşamayı tercih ederdi herhalde. Tek sorun gerçeğin, gerçek olmaması olurdu. O kadar.

Peki bir insan, gerçekliğinin gerçek olmadığını bile bile nasıl yaşayabilir ki?

Bu bölümde dikkatimi çeken asıl husus ise, insan bilincinin aslında her şeyin farkında olduğu düşüncesini, bizlere mürettebat üzerinden yansıtmaya çalışmış olmaları oldu. Bana göre, Thom’un mürettabatı, aslında Thom’un bilincini temsil ediyor. Zira mürettebattaki kız, Thom’a sürekli, o yaşananların gerçek olmadığını söylüyor ve Thom’un da bunu fark etmesini sağlamaya çalışıyor. Yani, Thom’un da bilinci, aslında bir şeylerin ters gittiğinin farkında bence. Sadece kendisi hayal dünyasında yaşamayı seçiyor, bu çirkin gerçeklik yerine. Aslında bir canavar olan Greta’nın da sürekli “Arkadaşın uyursa daha rahat eder.” diyerek, uyanan mürettebatı uyutmaya çalışması işte tam da bu yüzden. Yani Thom’u bilinci her uyanmaya çalıştığında, canavar onu uyutuyor.

Bu arada, bana göre, Thom’un gerçek dünyanın farkına varışını izlediğimiz o son sahne, aslında daha önce defalarca yaşanmıştır. Sadece, Thom her seferinde uyumayı, sanal gerçeklikte yaşamayı tercih etmiştir.

Belirtmek istediğim son şey ise, bu bölümün animasyon olmasına rağmen, izlerken animasyon olduğunu anlamanın oldukça zor olması ki bu da bölümün konusu ile oldukça uyumlu. Bölümün genelinde, gerçek hayattan daha gerçekçi efektler var lakin “gerçek olmayan” bir dünyayı (Thom’a gösterilen gerçeklikten bahsediyorum) anlatmak için kullanılmış. İçinde Greta’nın olduğu her sahne ise sanki gerçek aktörlerle çekilmişçesine gerçekçi ve detaylı. Belki de en az gerçekçi olan (animasyon olduğu en belli olan) sahne, Thom’un, asıl gerçekliği gördüğü yani canavar ile karşılaştığı sahnedir. Bu da muhteşem bir kontrast katmış bölüme. Tebrik etmek gerekiyor.

Yazarın Notu: Bölümde çalan Matthew Perryman Jones’un “Living in the Shadows” parçası da, bence bölümün mükemmel bir özeti olmuş.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here