Gittiğiniz yere değil de yolculuğa odaklanmanızı tembihleyen bir film Lost In Translation. İki kayıp insanın hayatından küçük bir kesiti resmediyor. Anlaşılmadıklarını düşünen, hayatın içinde kaybolmuş ve kendilerine uzak iki ruhun hikâyesi… Başrollerini Scarlett Johansson ve Bill Murray‘in paylaştığı bu filmde, bulmanız gereken bir sonuç yok. Fakat aramanız gereken bir sonuç var.

Bir aile babası olan ünlü aktör Bob, reklam çekimi için Japonya’ya gider ve kendini bunalımın tam ortasında bulur. Karışık bir şehir, yabancı bir dil, hayatlarını sadece gösteriş yapmak için yaşayan insanlar… Bir süredir evliliğini, kariyerini ve yaşamını sorgulamakta olan Bob için işler daha karmaşık bir hâl almaya başlar. Bob, orta yaş krizini hissettiği anda genç, dinamik ve toyluğun verdiği kaygısızlıkla yaşayan Charlotte ile tanışır. Charlotte da Bob gibi evliliğini ve yaşadığı hayatı sorgulayan, mutsuz olmayan ama yaşadığını hissedemeyen bir başkasıdır sadece. Bu iki yabancı yaşadıkları bu kafesin içinden beraber çıkmaya çalışırlar. Peki, başarabilirler mi? Önemi yok. Çünkü başarmak veya başarmamak önemli değil. Bir yere varmak da. Önemli olan “duraksamak”. Küçük bir es verip, hayatın tadına varmak.

Bölüm 1: Kayboluş

Filmdeki kayboluş kavramı, ilk başta orta yaş kriziyle boğuşmakta olan Bob üzerinden ilerliyor. Bob’u kafası karışmış ve bunalmış bir şekilde, doğru düzgün İngilizce bilmeyen Japonlarla anlaşmaya çalışırken görüyoruz. Anlaşamadığı tek kişi aynı dili konuşmadığı Japonlar değil. Aynı dili konuşsa da anlaşamadığı biri var: 25 yıllık eşi. Ara sıra yaptığı telefon konuşmalarından tanıdığımız eşiyle arasındaki anlaşmazlıkları eşinin sürekli alttan alta yapmış olduğu iğneli sözlerle anlayabiliyoruz. Çocuklarının artık Bob’u özlemediğini veya hayatlarına dahil olmadığını sürekli belirtirken Bob’un kayboluşunu sadece ufak bir bunalım olarak gördüğünü anlıyoruz. Sürekli geçmişini gözden geçiren, pişmanlıklarını ve başarılarını arayan Bob, hep aynı sorunun cevabını aramaya uğraşıyor: “Bu hayatla neler yapabildim?”. Öte yandan genç ve güzel Charlotte, işsiz olduğundan dolayı 2 yıldır eşiyle ülkeden ülkeye sürükleniyor. Fotoğrafçı eşiyle yaşadığı anlaşmazlıklar ve hiç bulunmak istemediği ülkelerse ona şunu sorgulatıyor: “Bu hayatla neler yapabilirim?”. Hayatlarını yanlış kişilere ve yanlış yerlere adamakta olan ve adamış olan bu iki ruhun kayboluş hikâyesini böylece görmüş oluyoruz.

Bölüm 2: Yeniden Doğuş

Aralarındaki içten ve çocuksu ilişki, Charlotte’un Bob’u Japonya’da tanıştığı arkadaşlarıyla tanıştırmasıyla ilerliyor. Gündüzlerini eğlenmekle, gecelerini başlarını yastığa koyup hayatlarını sorgulamakla geçiren çiftin ilişkisinin saflığını, ikisinin bakışlarında ve dürüstlüklerinde görebiliyoruz. Bob, Charlotte’a geleceği öğretirken, Charlotte Bob’a geçmişi sorgulatıyor. İkisinin arasındaki ilişkiyi diri tutan şey ise aynı dili konuşmaları değil, aynı ruhu paylaşabilmeleri. Bakışlarıyla, yaktıkları sigaranın dumanıyla, söyledikleri şarkılarla ve şehrin ışıklarıyla anlaşabilmeleri, dilin aslında iki insanın anlaşması için ne kadar yetersiz ve basit bir araç olduğunu gösteriyor. Ve böylece hayatlarında yeni bir doğum noktasına girmiş oluyorlar. Yargılanmadıkları, susmadıkları ve hayatla ilişkilerinin kopmadığı yeni bir dönem.

Lost In Translation, alt metninde fazlaca düşünce taşıyan bir film. Film bunu aksiyon sahneleriyle, romantik öpücüklerle veya çeşitli aldatmacalarla yapmaya uğraşmamış. Süslü, uzun cümlelerle birlikte anlatımın önüne geçecek her şey kesilip atılmış ve geriye sadece ruhların sessizlikte buluşmaları kalmış. Lost In Translation’ın çevirisinin aksine tercümede kaybedilen bir anlam olmamış.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here