Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
121
Onyıllar boyunca müzik endüstrisi, sesi kaydetme sanatını dikkatlice ele aldı, üstünde titizlikle çalıştı ve sonunda kusursuz olarak anılabilecek bir boyuta getirdi. Neredeyse hiç hata yoktu, her vuruş, her nota, her satır olması gerektiği yerdeydi. Fakat bazıları için bu mükemmellik tatmin edici olmamıştı. Yeni teknolojinin beraberinde getirdiği, parçalardaki bu kusursuz olma kaygısı, çoğu insan için sevdikleri müziğin ruhundan da birer parça götürmüş durumda. Açıkçası biz, özellikle son zamanlarda yeniden yükselen lo-fi (“low fidelity”, yani “düşük ses kalitesi”) akımında; sadakatsiz şarkı ve kayıtların içinde mükemmelleştirme çabası ile kaybedilmiş unsurların en azından bir kısmını geri kazanma çabasını görüyorum. Ufak tefek hatalar, ara sıra fark edilen tutarsızlıklar, parçaların içlerindeki insan unsurunun bir hatırlatıcısı olan o alçak gönüllü cızırtı… Bunların hepsi, müziğin mümkün olan en iyi kaydı oluşturma arzusu ile üçüncü bir tarafça değil; bir kişi, bir müzisyen, bir sanatçı, bir “insan” tarafından yapıldığını dinleyiciye hatırlatmak amaçlı.
https://www.youtube.com/watch?v=me89LxxgvaU

Lo-fi Estetiği

Her ne kadar “harmonik bozulma” ve “analog sıcaklık” çoğu zaman lo-fi müziğin temel özellikleri olarak görülse de, lo-fi estetiği; profesyonel bağlamlarda yanlış yazılmış notalar, çevresel girişimler veya fonografik kusurlar (bozulmuş ses sinyalleri, bant hissi, vb.) gibi normal şartlarda arzu edilmeyen unsurların dahil edilmesiyle tanımlanır.
Lo-fi estetiği aslında bir bakıma da müziğin kayıt aşaması sırasında ortaya çıkan idyosenkrazilere, yani “kendine has özgünlüklere” dayandırılmaktadır. Bunların ne olduğu konusunda spesifik bir kriter bulunmazken, genelde ses mühendisliği kapsamında bozulmuş bir ses sinyali veya bant hızındaki dalgalanmalar gibi istenmeyen etkiler, amatör kayıtlarda görülen oda akustiği, ayar dışı veya zaman aşımına uğramış notalar da bu idyosenkrazilere örnek verilebilir.
https://www.youtube.com/watch?v=pxAiwZlzSD8

Nasıl Doğdu? Nasıl Gelişti?

1950’lerde lo-fi müziğinin ortaya çıkışı, düşük kayıt bütçelerine sahip amatör müzisyenler sayesinde oldu. “DIY” kayıtlar ve idealin dışında kalan kayıt mekanları, doğal olmayan bozulmaların meydana gelmesi anlamına geliyordu. Kayıtların kalitesi her ne kadar yetersiz olsa da, lo-fi ses kitleler arasında “özgünlük” ve “karakter” sahibi olması sebebiyle oldukça popüler hale geldi. Mesela, Johnny Ace’in “My Song” adlı 1952 çıkışlı bir radyo istasyonunda kaydedilen ve o dönemin “lo-fi” müziğine verilebilecek en güzel örnek olan şarkısı; düzensiz bir karışımı olan ham bir sese sahip olmasına, kullanılan davulların duyulmayacak kadar sessiz olmasına ve piyano ve saksafonun kayıt boyunca sürekli bir savaşta gibi duyulmasına karşın Bilboard listelerinde 1952 boyunca 1. sırada kalmayı başarmıştı.

Rock’n Roll tarihi boyunca da çoğu kayıt aslında pek de kaliteli olmayan, ucuz ve hızlı şekillerde kaydedilmişti. Bundan yola çıkarak aslında 70’lerde kendini göstermeye başlayan punk-rock akımının, 60’lara damga vuran sörf müziğinin, The Beach Boys’un 60’ların sonuna doğru çıkardığı albümlerin tamamının aslında “lo-fi” kategorisi altına düştüğü yorumu yapılabilir.
1990lı yıllarda, indie kelimesi “müzik endüstrisinin en büyük plak şirketlerinden uzakta üretilmiş”ten ziyade rock müziğin belli bir janrını, spesifik olarak alternatif rock’ın alternatifini ifade etmek için kullanılmaya başlanmışken, Nirvana‘nın Nevermind (1991) başarısının ardından, alternatif rock müzik piyasasında daha da dikkat çekti; ve daha sonra, 1992 ve 1994 yılları arasında lo-fi hareketi ile etkileşime geçmeye başladı.

 

Nirvana.
Guided By Voices, Pavement gibi sanatçıların etrafında şekillenen lo-fi ve alternatif rock kombinasyonlarını, bu grupların hayran kitlesinin grunge müziğe yaptığı eleştriler izledi. Lo-fi’nin kusurlarının müziğe otantiklik ve “gerçeklik” kattığı, grunge müziğin bir çeşit kapitalizm ve piyasa ürünü olduğu söylendi.
“Lo-fi”, 1990’ların sonlarından 2000’lere kadar düzenli indie söylemine çekildi, ve artık indie’nin “gevşeklik” veya “öz-bilinç”i çağrıştıran bir alt kategorisi olarak görülmemeye başladı. O dönemde Pitchfork ve The Wire müzik paylaşımları ile öne çıkmaya başlamıştı, fanzinlerin ve magazinlerin yerini yavaş yavaş internet blogları alıyordu.

 

Ariel Pink.

Ariel Pink’in Doğuşu 

Ariel Pink, debut yılı olan 2004’te adeta bir devrim niteliğinde karşılanmıştı, çünkü o dönemde onun kadar retro duyulan başka bir lo-fi sanatçısı bulunmamaktaydı. Ariel Pink’in doğumuna kadar, lo-fi sanatçıları müziklerinin 80’ler radyo popundan esinlendiğini reddetmişlerdi ki bu büyük bir yanılsamaydı; çünkü hiçbir müzik tamamen özgün olamayacağı gibi, dinlendiğinde bile anlaşıldığı üzere, alternatif rock & lo-fi akımında pop müziğin izleri fark edilmekteydi. Ariel Pink, bu bakımdan 80’lerin pop müziğini özümsemiş, ve parçalarında elementlerini sıkça kullanmıştır.

Aşağıdaki linkten Ariel Pink’in ilk yıllarından olan “Politely Declined” şarkısını dinleyebilirsiniz.

Kaynak: 1

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
121

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here