Büyük Rus yazar Leo Tolstoy, Eylül 1828’de Moskova’nın güneyindeki Tula vilayetinin Yasnaya-Polyana kasabasında doğdu. Çoğu yazarın aksine, zengin bir ailenin çocuğu olarak hayata gelse de; annesi ve babasını çok küçük yaşta kaybederek yetim büyümüştür. Yakınları, bilhassa da halası tarafından büyütülen Tolstoy her ne kadar başarılı bir öğrenci olsa da üniversite eğitimini yaşadığı ruhsal bunalım sürecinden ve sağlığının bozulmasından dolayı tamamlayamamıştır.

Gerçekleri incelemek üzerine girdiği ve içinden asla çıkamadığı bu süreçte asillerin arasındaki bu zevk ve sefa dolu yaşamından sıyrılıp yoksul köylülerin arasına katıldı. Bu sırada ilk eseri olan “Çocukluk”u yayınladı. Eleştirmenlerden beğeni toplayan “Çocukluk”, Çağdaş dergisinde yayınladı. Böylece Tolstoy büyük izler bırakacağı edebiyat dünyasına atıldı.

Yalnız eserleriyle değil, bu dünyaya hayatı ve fikirleriyle de iz bıraktı. Roman, öykü, oyun ve deneme yazılarını bildiğimiz Tolstoy, aynı zamanda büyük bir filozoftu. Filozofluğunun yanı sıra kişiliğini belirleyen en büyük özellikleri arasında büyük bir eğitim reformcusu ve pasifist olması gelirdi. Savaşa ve şiddete karşı duyduğu güçlü nefretle katıldığı savaşlardan sonra insanlığa yeni bir yol çizme arayışına girdi.

“Bu dünyada bahşedilecek olan pratik bir din, İsa’nın dini olacaktır bu!” dedi. İlkel Hıristiyanlığı tarif etti, kiliseye sırt çevirdi. Öbür dünyadan çok bu dünyayı hedef aldı. İleride Tolstoyculuk olarak adlandırılacak düşünce bu yıllarda filizlendi.

Birkaç yılını savaş alanlarında geçirdikten sonra, kölelik sistemi kaldırıldığında evine geri dönen Tolstoy, topraklarında yargıçlık yaptığı ve köylü haklarını savunduğu sırada kendisinden 16 yaş küçük aşkı Sofya Bers ile karşılaşmış. Her zaman bir şeylerin eksikliğini hisseden Rus yazar, Sofya’yla 1862’de evlendikten sonra huzuru bulmuş ya da bulduğunu düşünmüş. Evliliklerinin ilk 15 yılı aşk ve huzur dolu geçmiş. Hatta yazar Sofya’ya olan büyük sevgisini “Hiç böyle aşık olacağımı düşünmemiştim” şeklinde dile getirmiş.

Lev Tolstoy, sürekli ve yoğun bir çaba sonucunda ürettiği, 1869’da tamamladığı ünlü başyapıtı “Savaş ve Barış”ın temel özelliğini şöyle belirtmiş: “Bu yapıt bir roman değildir, bir şiir de değildir, bir tarih kroniği hiç değildir. “Savaş ve Barış”, dile geldiği biçim içinde, yazarın dile getirmek istediği ve getirebildiği şeydir.” Bu eserini karısının büyük yardımlarıyla bitiren Tolstoy başına gelen hiçbir aksiliği kendine engel görmemiş ve sürekli yazmaya devam etmiş. Hatta, romanı yazdığı sıralarda attan düşüp kolunu sakatlamasına rağmen, karısının kız kardeşi Tanya’ya yazdırarak büyük eserine devam etmiş.

Çoğu büyük yazarın aksine yaşadığı dönemde meşhur olan Tolstoy; Savaş ve Barış’ın çok büyük ses getirmesinden sonra, başarının verdiği büyük huzursuzlukla boğuşmuştur. Savaş ve Barış’ın popülerliği ve başarısı arttıkça, Tolstoy daha ağır üzüntüye hapsolmuş, girdiği depresyondan bir o kadar çıkamamış. Özel mülkiyet ve din konularında radikal fikirleri öne süren yazar, din konusunda yazdıkları yüzünden Ortodoks kilisesi tarafında aforoz edilmiş, mülkiyet konusundaki kararları nedeniyle de ailesiyle arası açılmıştır.

 Evliliği süresince yazdığı ikinci en büyük başyapıtı Anna Karenina’yı da sevgili karısının yardımlarıyla tamamlamıştır. Fakat bu süreçte eksikliğini duyduğu ‘şeyi’ bulamadığını farketse de onu aramaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş. Hatta bu arayışına hayatının son günlerinde bile devam etmiş.

Anna Karenina, Rusların kendi ülkelerini ve dönemin aristokratlarını en doğru yanlarıyla yansıtan romandır. Aşk, düş kırıklıkları ve evliliğin işlendiği Tolstoy’un Anna Karenina’sı, yaratıcısının aile hayatındaki huzur getirmeyen zevklerinden usandığı ve inanç buhranının kıskacına düştüğü zamanların ürünüdür.

 Tolstoy’un ölümü üzerine pek çok farklı şeyler söylenmiştir. İnsanlardan, karısından ve bilhassa da kendisinden kaçan yazar bir gün kendini sokaklara atmıştır. Kimilerine göre de öleceğini anladığı için evden kaçmıştır. Ama her halükarda Tolstoy, ölüm yolculuğuna bir nevi kaçış amacıyla çıkmış. Neredeyse hayatı boyunca özlem duyduğu sade yaşama kavuşmak için 28 Ekim 1910’da sabahın beşinde gizlice evden kaçmış.

Daha sonra kaçışını anlatırken günlüğünün son sayfalarına etrafın zifiri karanlık olduğunu, yakalanma korkusuyla titrediğini ve dışarı çıktığında çalılıklara düştüğünü yazmış. Yanına neredeyse hiçbir şey almayan Tolstoy, at arabasını hazırlatarak yola çıkmış. Karısına yazdığı mektubu ise sırdaşı olarak gördüğü kızı Aleksandra’ya vermiş. Zavallı karısı Sofya, Tolstoy’un veda mektubunu okuduktan sonra çılgına dönmüş bir vaziyette evden dışarı çıkmış. Okudukları karşısında şok olan Sofya, kendisini göle atarak intihara kalkışmış. Tolstoy ise nereye gideceğini bilemez halde trende yolculuk yapmaktaymış. Tek istediği basit bir yaşam ve biraz huzurmuş.

O; şöhret, para ve insanların ilgisinden kaçtığını zannederken bütün gazetelerde Tolstoy’un evden kaçtığı yazıyormuş.

Tolstoy’un bu dünyadan kaçışı, zatürre olup Astapovo Tren İstasyonu’nda ölmesiyle son bulur. Yaşamı boyunca süren yazarlığının büyüklüğü, öldüğünde de katlanarak artmış ve hergün artmaya da devam edecektir.

Kaynak: 1 , 2

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here