Kulaklıklarımızı zamanda yolculuk makinesine dönüştüren Lana Del Rey, 2011’den bu yana müzikte alan yaratımı konusunda bir dünya markası olma yolunda emin adımlarla ilerlerken, biz de yarattığı melankolinin buyurgan tavrına boyun eğmeden duramadık. Born to Die’ı dinlerken çaresizliği iliklerimizde hisseden de, Ultraviolence’ın ihtişamlı gitar denizinde boğulmaya hazır olan da, Honeymoon’la sepya tonlamalı korkularımızla yüzleşen de bizdik. Bugünlerde ise karşımızda yepyeni bir Del Rey çağı açılıyor. Yarattığı mesafeli duruşunu kırmaya karar vermiş bir Lana var karşımızda. İlk defa albüm kapağında saçlarında çiçeklerle gülümseyen bir Lana… “Ölmek için doğdum” diyerek başladığı yolda yaşamaya duyduğu şehvetin sanatsal dışavurumunun vücut bulmuş hali olan bambaşka bir Lana.

Mutluluklar da sanata dahil midir peki? Cevabı birlikte arayalım. Huzurlarınızda Lust For Life. 3 adımda Lana’nın yeni zaman kapsülünün anatomisi:

1 – Albümün Ayak Sesleri

Şubat ayının soğuk günlerinde Lust For Life’ın ilk single’ı Love karşımızdaydı. Lana bu single’ı hayranlarına adıyordu. Geçmişten bu yana el ele yürüdüğü gençliğe gelecek için endişelenmemelerini telkin eden bu Lana hiç olmadığı kadar sevgi doluydu. Konsept yine aynıydı aslında: Film grenli bir klip, vintage’ın ABC’si, buğulu melodiler. Farklı olansa gözlerinin içi gülen bir Lana’ydı. Yaptığı müzikten memnuniyeti her haline yansımıştı. Ancak yaşanacakları kestirebileceğimiz kadar fazla ipucu vermemişti elimize. Şubat’ın soğuğu Hollywood’dan gelen sıcak hava dalgasıyla kırılmıştı.

Takvimler Nisan ayını gösterirken ilk büyük sürpriz karşımızdaydı: Lust For Life. Çıkacak albümle de aynı ismi taşıyan bu şarkıda Lana yalnız değildi, yanına müzik piyasasında epey kısa zamanda hükümranlığını kurmayı başarmış sansasyonel isim The Weeknd‘ı almıştı. Lust For Life, her haliyle bir radyo hiti olmaya adaydı. Bir şeylerin değiştiği kesindi. Lana geçmiş diskografisinde pek düet dostu biri olmamıştı, hele söz konusu böyle fazlasıyla “hype” bir isimken şaşırmamak elde değildi. Lust For Life’la Hollywood yazısının üzerinde bir hayal dünyası yaratan Lana kontrolün kendi elinde olduğunu hissettirse de albümden ne bekleyeceğimiz konusunda kafamızı hayli karıştırmıştı.

2 – Bir Soğuk Duş Olarak Promosyon Single’ları

Albüme adım adım yaklaşırken yayınlanan sıradaki promosyon single’ı Coachella – Woodstock in My Mind oldu. 60’lı yılların heyecanlı ve özgür gençliğinin mirasından bakarak, içine sıkıştığı kısıtlı alanlarda seslerini duyurmaya çalışan günümüz gençliğine bir umut marşı söylüyordu Lana. Lust For Life’ın yarattığı havayı bir nebze nötrlemeyi başarmıştı Lana. Bildik Lana’mız hala ordaydı. Ama sürprizler bitmek bilmiyordu. Albümün yayınlamasına günler kala Lana iki yeni şarkısını daha yayınladı. Soğuk duş etkisi bu noktada başladı. A$AP Rocky ile iki düet mi? Summer Bummer ve Groupie Love bizi beklemediğimiz yerden vurmuştu. Lana’nın hip-hop damarı fazlasıyla kabarmış olmalıydı. Sadık hayranlar bu an itibariyle albüm hakkında ciddi ciddi endişelenmeye başlamıştı. Her sadık hayranın sevdiği sanatçıya fazla muhafazakar yanaştığı konusu terazinin bir kefesindeyken, diğer kefede de Lust For Life’ın getirileri ışığında plak şirketinin ticari kaygılarının getirisi olmak ihtimalleri vardı. Lana’nın tüm bu süreci iyi yönetebilmiş miydi gerçekten?

3 – Nihayetin Verdiği Huzur

Lust For Life’a kavuşma anımız gelmişti nihayetinde. Korkularımız boşa çıkmıştı. Lana özene bezene hazırladığı hayal dünyasına bir davet olarak hazırlamıştı albümünü. 13 Beaches ile şöhret, aşk ve kalabalıklar içinde yalnızlıktan bahseden Lana albümün hit potansiyeli en yüksek şarkılarından birini oluşturmayı başarıyordu. Benzer durum Cherry için de söz konusuydu, Del Rey diskografisinin bitmek bilmez altın madeni toksik ilişki dinamikleri konulu Cherry fazlasıyla yakalayıcıydı. Peşlerinden gelen White Mustang ise bu ikiliyi tamamlıyordu. Born to Die’da tanış olduğumuz beyaz Mustang’ın tematik serüvenini devam ettiren şarkıdan bahsederken Lana kendini bugüne kadar hiç böyle farklı tınlarken duymadığını itiraf etmekten çekinmiyor, hatta samimiyetle şarkının son halini duyduğunda biraz “rahatsız edici” geldiğini ve bu yeni müzikal bakış açısına zamanla alıştığını söylüyor. Bu radyo dostu üçlünün ardından kelimenin her anlamıyla özgüven tınlayan In My Feelings’le salınıyoruz. Klasik buğulu melodilere bulanan bu sağlam duruşu sevmemek elde değil.

Ve albümün kırılma noktasıyla karşılaşıyoruz: God Bless America – And All The Beautiful Women In It. 2017 Amerika’sının içinde bulunduğu kasvetli muhafazakarlığa ses çıkaran bir Lana’yı görmekten güzel ne olabilir ki? Kariyeri boyunca dünyada olan biten hakkında bir şeyler söyleme konusunda çekingenliğini koruyan bir Lana’dan gelen bu cesur hamle nefis bir dayanışma marşı olarak can buluyor. Ardından gelen When the World Was at War We Kept Dancing ile karanlık bir tonda “Amerika’nın sonu mu geldi?” diye soran bu yeni ve sözünü sakınmayan Lana ile devam ediyoruz. Sözlerde de melodide de yer yer kasvet yer yer umut solumak adeta müzikal bir sarhoşluk yaşatıyor.

Albümün bir diğer sürprizi ise Lana’nın ilk defa bir kadın sanatçıyla yaptığı düet Beautiful People, Beautiful Problems. Stevie Nicks gibi ikonik bir ortakla Lana yine o zamansız güzellikteki şarkılarından birini yapmayı başarıyor. Lust For Life’ın düet dostu havası burda da bitmiyor. Tomorrow Never Came’de John Lennon’un oğlu Sean Lennon ile hayal kırıklıklarına dair hakiki bir şarkıyla karşımıza çıkıyor Lana. Bu şarkı belki de albümün duygusal olarak en farklı şarkısı. Bir bütünü tamamlamaktan çok kendi kendine yükselmeyi tercih ediyor Tomorrow Never Came.

Lust For Life’ın en uzun şarkısı Heroin aynı zamanda Lana’nın da kişisel favorisi. Şarkı Frank Sinatra’dan Mötley Crüe’ye kadar bambaşka isimlere selam çakıyor. Lana bu noktada Complex’e verdiği röportajı doğruluyor aslında. Ona göre yakalayıcı radyo hitleri de, piyasayı pek umursamayan kişisel ve uzun şarkılar da önemli. Heroin bu anlamda albümün ayrıksı noktasını teşkil ediyor. Albümün en dürüst ve sade şarkısı olarak Change’i rahatlıkla ilan edebiliriz. Lana bugüne kadar çok sevdiği orkestral düzenlemeleri bir kenara bırakıp yalnızca piyano ile de sözlerinin ne kadar etkileyici tınlayacağını ispatlıyor.

Final şarkısı Get Free, özgürlük manifestosuyla sağlam bir final yapıyor. Zihnini kaplayan karanlığın yerini bırakan maviliğe kucak açan Lana’nın yaptığı aslında bir Lust For Life özeti. Sanatında yepyeni bir dönemin kıyısına gelen Lana’yla karşı karşıyayız artık. Lust For Life’a bu son noktadan dönüp baktığımızda belki Lana’nın en iyi albümünü görmüyoruz ama en orijinal albümünü gördüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz. Lana sahte davranmıyor,kariyerinin ilk anından itibaren yarattığı konseptin içerisinde boğulmaktan ustalıkla kurtuluyor ve öz gerçekliğini paylaşıyor dinleyicisiyle. Belki de gerçek müzikseverlik bunu gerektiriyor, fazla tutucu bir anlayışı bırakıp sanata akış yolları açmak en iyisi.

Artık cevabı rahatlıkla verebiliriz. Evet, mutluluk da sanata dahil. Sahici olan her duygu gibi.