Kuyucaklı Yusuf; daha önce hikayeleriyle tanıştığımız Sabahattin Ali’nin yazdığı ilk romandır. Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünde işlenen bir cinayetle başlayan roman yine bir cinayetle sona erer. Çevresindeki bütün gerçekliği hiç çekinmeden yazan Sabahattin Ali’yi okuduktan sonra mutlu kalabilen birini göremeyiz. Her bölümüyle bizi daha fazla mutsuzluğa sürükleyen bu büyük romanda; Türk edebiyatının belki de en lirik ve romantik kahramanıyla karşılaşacak, zalim taşra portresini bütün detayları ve kişileriyle gözünüzde canlandıracaksınız.

Peki Yusuf kimdi? Sabahattin Ali için neyi temsil ediyordu? Romanın hiçbir yerinde Yusuf’un fiziksel özelliklerine bizzat önem verilmez. Önemli olan Yusuf’un garip ve sessiz mizacıdır. Yalnızlığı, yabanlığı, uyum sağlamayı reddeden tabiatı, doğallığı ve haksızlığa tahammül edemeyişliği… Bütün bu özellikleri ile J.J. Rousseau’nun “soylu vahşi” diye nitelendirdiği romantik felsefenin özüne uygun bir kişi olduğunu görüyoruz. Bu felsefeye göre insan doğadayken mutludur. Cömert ve içtendir; yapaylıktan uzaktır. Fakat doğanın eksildiği diğer taraftaysa bir yapaylık söz konusudur ve insanlar bu yapaylıkla bir toplumsal düzen oluşturmuştur. Bu yapaylığın düzeni sonucunda ise ortaya sınıf farklılıkları ve eşitsizlikler çıkmıştır. J.J. Rousseau, bu felsefeyle bireyin özgürlüğünü ve kendiliğini yitirdiğini savunur.

Sabahattin Ali de bilinçli olarak hep bu özelliklerine vurgu yapar Yusuf’un. Kasabada hep yalnız ve yabandır. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamıştır. Uyum sağlayamaz çevresindekilere, uyum sağlamak da istemez zaten. Bunalır kasabadaki toplumsal yaşamdan, girmez pek insanların içine, sıkılıp kaçmak ister toplumdan. Daha çocukken soğuk davranışlarıyla dikkat çeker, hemen hemen hiç “hissi tezahür” göstermez. Anne ve babasının ölüsünün yanıbaşındayken, parmağı kopukken bile duyduğu acıyı göstermez. Kasabadaki toplumsal düzenden sıkıldığında kendini sık sık doğanın kollarına bıraktığını, ve bu doğanın ayrıntılı, iç ferahlatıcı bir şekilde uzun uzun tasvir edildiğini görürüz.

1903 sonbaharının yağmurlu bir gecesi, Kuyucak köyü ve eşkıyalar tarafından öldürülen bir karı koca; romanın büyük cinayetle başladığı nokta. Daha sonraları ismini fazlasıyla duyacağımız kaza kaymakamı Salahattin Bey ve önderliğinde bir grup, baskının vaziyetini öğrenmeye Kuyucak köyüne gelirler. Eve geldiklerinde, sanılanın aksine odaya girenleri dehşet içinde bırakan manzara iki ölünün salonun ortasında yatması değildir. Bedenleri görünmese dahi etraftaki pıhtılaşan kanları kapatamayan yorganın köşesinde diz çöken ve kendilerine sabit gözlerle bakan bir çocuktur.

“Ben Yusuf’um!”

Yatanlar anamla babamdır nesinden korkayım, yorganı üstlerine çektim ki uyusunlar… ve daha birçok, insana korku yükleyen bu metanet ve sakinlik dolu cümleleri söyleyendir Yusuf.

“Zaten, bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir.”

Salahattin Bey, o gün Yusuf’un yaşayan babası olmuştur. Kasabanın gerçekliğine romantizmi katmıştır Sabahattin Ali, romanın büyük çoğunluğunun geçtiği Edremit’i tepeden betimler. Ağaçların ve bağların meydana getirdiği çemberin içi kasaba, dışı tepeler, kırlardır ve çemberin içi yozlaşmışlığın, dışı ise masumiyetin simgesidir. Roman boyunca bu çemberin dışına kaçış tekrarlanır. Yozlaşmışlıktan kurtulma çabasıdır bu kaçış. Salahattin Bey, kasabanın dışına yaptığı yürüyüşlerle kaçar doğaya. Edremitte geçen çocukluk günleri her ne kadar Yusuf’u anlatsa da, Sabahattin Ali’nin de çocukluğunun Edremit’te geçtiğini eklemek isterim.

Kasabanın dışına yapılan her gezi önümüzde şehir/köy karşıtlığını getirir. Şehir; para, hırs, ahlaksızlık demekken, köy, yani doğa; masumiyet ve saf mutluluğu temsil eder. Bu da bütün insanlığın kaçmak, bilhassa da sığınmak istediği yerdir.  Buradaki şehir kavramını Kuyucaklı Yusuf’ta egemen sınıf olan kasaba eşrafı temsil eder.

Edremit’in bu karşıtlıkla dolu iki yüzü anlatıldıktan sonra gitgide konuşmayı daha az sever olan Yusuf’un hayatına daha fazla girmeye başlıyoruz. Onun yalnızlığını, düşüncelerinin sonundaki kimsesizliği görüyoruz. Salahattin Bey’in tek kızını daha yakından tanıyoruz. Yaşayan Muazzez’i ve Yusuf’un Muazzez’ini. Her koşulda koruduğu kardeşini. Kardeşi demek doğru olur muydu? Bunu Yusuf da hiç düşünmemişti, ta ki kız kardeşinin kısmetli taliplerini bir bir geri çevirmesinden sonra aralarında geçen o konuşmaya kadar:

“Söylesene, kimi istiyorsun?”                                                              

 Muazzez yaşlı gözlerini Yusuf’a dikerek haykırdı:                                  

 “Hiç kimseyi… Anlamıyor musun… Hiç kimseyi..”                                      

 Ve gözlerini uzun müddet onun gözlerinden ayırmadı. Yusuf da ona bakıyor ve idarenin titrek ışığı vuran yüzünde yer yer ürpermeler oluyordu. Elini yavaşça uzatarak genç kızın saçlarını okşadı. O zaman Muazzez bu işareti bekliyormuş gibi doğruldu, Yusuf’un ellerini avuçlarının içine alarak:             

“Kimi istiyorum, anladın mı? dedi.                                                          

Yusuf alt dudağını ısırarak ağır ağır başını salladı:                             

“Anladım!”                                                                                   

Muazzez hayatında ilk defa Yusuf’un iri kahverengi gözlerinde yaşlar parladığını gördü.

Tutkulu bir sevdanın bilinen kalıplara uygun sürükleyici serüveni burda başlar. İşte bu serüven de Yusuf’un hayatının en büyük arzusunu hapsedildiği yerden parçalayarak ortaya çıkarır çıkarmaz, öldürmeye mecbur bırakıyordu. Muazzez’i kendinden bir parça olarak tasavvur ediyordu. Kolu, gözü ve yüreği. Ondan koparılma ihtimali kendisinde müthiş bir acının uyanmasına sebep oluyordu.

Aşkın karşısında dik durmaya çalışan Yusuf’un sarsılma günü elbet ki gelecekti. Muazzez’in annesinin ısrarlarıyla gittikleri “bir ahbap evi” ise bu sarsıntının tamamen bir yıkılışa dönüştüğü yerdi. Muazzez’i kaybedeceğini zannedip deliye dönen Yusuf, Muazzez’in de rızasıyla kendisini evden, kasabadaki herkesten kaçırmak istedi. Beraber hiç bilmedikleri bir yere doğru hızla yol alıyorlardı. Nerede kalacakları, ne iş yapacakları meçhuldü. Fakat ikisi de korkmuyordu. Atları sürmeye devam eden Yusuf’u görmek Muazzez’in korkmaması için tek sebepti.

“Arabanın ağzını kaplayan vücut ona tükenmez bir ehemmiyet hissi veriyordu.”

Çok mutluydu ikisi de. Özellikle küçük kadın Muazzez; Yusuf’a uzun uzun bakar ve sessiz sessiz ağlardı mutluluğundan, karşısındakinin güzelliğinden. Fakat bunu her seferinde avuçlarıyla suratını kapatarak yapıyordu. Yusuf görmemeliydi. Çünkü, “Bu kadar büyük bir saadeti onu verene göstermek doğru değildi.” Kocasının çok geniş olmayan, biraz çizgili alnını, daima birbirine sımsıkı yapışmış duran dudaklarını, içinde ne düşündüğünü asla kestiremediği o başı çıldırasıya seviyordu. Fakat bu güzelliği izlediğinde Muazzez’in içinde korkuya benzer hisler uyanıyordu. Sırf bu korku yüzünden hiç sebep yokken kocasına sarılıyor ve onun yüzünü rastgele ve çılgınca öpmeye başlıyordu. Düzenli ağlama hamlelerinden birinde Muazzez: “Yusuf!… Yusuf!… Ben senden korkuyorum!” diye mırıldandı. Sessizliğin hakim olduğu birliktelikleri onlar için her şey demekti. Tek iştedikleri buydu; birlikte olmak. Ve birliktelerdi. En azından şimdilik.

Babalarının sağlık sebebiyle kasabalarına geri dönen Muazzez ve Yusuf’u bekleyen zorluklar gittikçe artıyordu. Bu sağlık sorununun  bir süre sonra ölümle sonuçlanması hayatlarını her yönünden değiştirmişti. Artık Yusuf, Muazzez’e ve hiç hoşlanmasa da karısının annesine bakmak zorundaydı. Gecesine gününe katarak çalışan Yusuf’un aylarca eve gelmediği oluyordu. Bunu fırsat bilen Muazzez’in annesi Şahinde Hanım, eski ahbaplarını durmadan eve davet edip eğlence düzenliyordu. Yusuf’un ve Muazzez’in birbirlerine özlemleri artık dayanılmaz oluyordu. Yusuf, Muazzez’in suratına bakmıyordu, Muazzez de kendi suratına. Yusuf, onunla karşı karşıya gelmekten korkuyordu. Kaybettikleri şeyin büyüklüğünü o zaman daha çok anlayacaklarını ve buna tahammül edemeyeceklerini sanıyordu. Muazzez bazen yatakta doğruluyor ve avaz avaz yanında sükun içinde uyuyan kocasına bağırmak istiyordu: “Yusuf! Kalk, yakala beni!.. Yusuf! Ben nereye gidiyorum!”

“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti.”

Beni buralardan götür, beni sadece senin olduğun bir yere götür diye haykırdı hep kocasına Muazzez. Hep seni bekleyeceğim yeter ki gidelim diye yalvardı. Ama gidemediler.

“Bundan sonra anlatacağımız şeyler, iki dakikadan daha az bir zaman içinde oldu” diye devam eder Sabahattin Ali, romanının en trajik bölümünün girişine.

Eve geldiğinde dehşet bir manzarayla karşılaşan Yusuf’un tam olarak ne hissettiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Önceden Muazzez’de gözü olan gençten, yeni kaymakama kadar herkesin olduğu, içki ve müzik eşliğinde eğlendiği salonu ve Muazzez’i öpmek için eğilen candarma bölük komutanını gördü. İçten içe kendini birkaç gündür bu manzaraya hazırladığını hissetti Yusuf. Kendine ateş edildiğini yalnızca kulağının dibinden geçen bir kurşunla anlayabilen Yusuf da bu farkedişle karşısına doğru iki el sıktı. Kafası herhangi bir şeyi düşünecek halde değildi. En ufak bir kımıldama olduğunu zannettiği köşeye ateş ediyordu. Sonra hafif bir sesle “Muazzez!” dedi. Asırlar gibi gelen saniyelerden sonra gelen bir fısıltı onu yerinden zıplattı: “Yusuf!” “Götür beni Yusuf!”

Karısını bir ağacın altına yatırdı Yusuf. Bu kış gününde ılık bir yaz gecesini düşündü. Hatıraları Muazzez’e doğru kayınca aklına başka bir gece geldi, Muazzez o akşam, bilinmez bir hissin tesiriyle kocasının boynuna sarılarak: “Yusuf, ben senden korkuyorum!” demişti. Neden diye bağırdı Yusuf. “Neden benden korkuyorsun?”

Gidip onu kaldıracak ve soracaktı. Fakat önünde uzanan ve hiç kımıldamayan bu vücuda dokunmaktan korktu. Sabaha kadar hep orada, karısının etrafında dolaştı. Ortalık aydınlanmaya başlayınca yola çıkmak istedi Yusuf. Yine Muazzez’le ve yine nereye olduğunu bilmediği o yola. “Hadi Muazzez, yola çıkalım!” dedi. Önündeki vücudun kımıldamadığını gördüğünde hiçbir şey söylemeden uzunca karısına baktı. Genç kadının yüzü bembeyazdı. Kollarının arasındaki güzel karısının sırtındaki pembe entarisini o an farketti. Ah o pembe entari… Arkasına bir bıçak yemiş gibi sallandı Yusuf. İlk kaçırdığı gece de Muazzez’in sırtında bu entari vardı.

Yusuf gözlerini bir karısının yarasına dikti, belki yarım saat hiç kımıldamadan baktı. Bir de açtığı çukura baktı. O kanlı çukurda, şimdiye kadar geçen bütün hayatını görüyor gibiydi. Karısını, incitmekten korkuyormuş gibi ihtimamla çukura yerleştirdi Yusuf, ve o kasabayı bir daha gelmemek üzere terketti.

Kaynak: 1, 2, Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali (Yapı Kredi Yayınları)

 

 

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here