“Diyorsun ki: Konuşmak imkansızdır, ama buna karşın konuşmaya çabalamakta ısrar etmeliyiz. Konuşabilmenin dilden başlamadığını, zaten dilin bizim varlığımızın dört duvarı olduğunu söylüyorsun. Bu dilin dört duvarının asla yıkılmayacağını, ancak duvarlar arasındaki alanın genişletilebileceğini öne sürüyorsun. Bu da ancak, konuşmanın asıl başladığı ve gerçekleştiği yer olan duyarlık alanının genişletilmesi, verimlileştirilmesi, hassasiyetinin artırılmasıyla mümkün olur diyorsun.” diyor Osman Çakmakçı kitabında.

Eserinin ilk sayfalarında konuşmanın imkansız bir şey olduğunu sıklıkla vurguluyor. Kurulan ikili ilişkilerde tarafların birbirlerini anlamaya değil, tarafların kendilerini anlatmaya çalıştığından bahsediyor. Değindiği konuları ise karşılıklı diyaloglar halinde aktarıyor. Konuşmanın imkansızlığını konuşarak anlatmaya çalışıyor. Konuşmanın imkansızlığından kastı aslında “anlamda” yer buluyor. Herkes birbirleriyle kelimeler sarf ederek konuştuğunu sanabilir. Ancak önemli olan tarafların birbirlerini anlayabilmesidir. Dünya üzerinde insanoğlunu zorlayan en çetin işlerden biri de budur aslında: Anlamlandırmak.

Kendi duygu, tutum ve yaşamın boyunca edindiğin yaşam tarzından kendini soyutlayarak muhatabını etkilemeye çalışmadan fikrini ortaya koymak ve yine aynı şekilde tüm bu özellikleri saf dışı bırakarak karşı tarafı anlamaya çalışmaktır. Aslında her birimiz aynı sözcükleri kullanırken aynı zamanda da farklı sözcükleri kullanırız. Yani kendimizi inançlarımızdan, duygularımızdan ve tecrübelerimizden soyutlayamadığımızda kullandığımız sözcüklerde bir oluyor. Herkes farklı şeyler anlatmaya çalıştığını sanırken aslında herkes kendini anlatma derdine düşmüş oluyor. Bir kişinin kendini ifade ederken kullandığı sözcükler salt kendisine ait çağrışımlar ile yüklüdür. Muhatap olunan taraf ise, o sözcükleri kendi duyarlığı içinde algılar. Yani herkes bulunduğu yerden, kendi varlığının sınırları içinden Dünyayı ve başkalarını algılaması bahsedilen sorundur. İşte bu sebeple konuşmak imkansız hale gelir.

İnsanın duyarlık alanının genişletilmesiyle konuşma mümkün hale gelir, diyor Çakmakçı. Duyarlık alanının genişletilmesi ise sanat ile mümkündür. Dünya ile konuşabilmemizin yolu sanattan geçer. Müzik bunu bir yere kadar denemiştir ancak yine o da insanın sınırlarına çarpmaktan kendini geri alamamıştır. Sanat, Dünyanın ve onun yüzeyinde yaşayan bizim gerçeklerimizin üstündeki kabuğu soyar. Konuşmak işte insanın kendi kabuğunu soymasıdır. Karşılıklı konuşmak ise karşılıklı olarak kendi kabuklarımızı soymamızı gerektirir. Böylece özlerimizi ortaya çıkarmış oluruz.

“Diyor ki Mevlana: ‘Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?’ Kap, öyleyse, insanın kendi varlığının bilincine varmasıdır.”

İnsanın bir başkasını anlayabilmesi için öncelikle kendini bilmesi gerekir. Bu “konuşmanın imkansızlığının” hem sorunu hem de çözümüdür. İnsanın kendisini bilmesi demek sınırlarını bilmesi demektir. Bu da bahsettiğimiz gibi sanatla ve en çok da şiirle mümkündür. Çünkü şiir insana bir başkası olabilmeyi öğretir. Konuşmak zannedildiği gibi kendiliğinden olmuyor. İnsanın konuşabilmesi için kendi varlığının kabuğunu yarması ve varlığını zorlaması gerekir.

“Evet, ilk bakışta, konuşmak gibi basit bir eylemin böylesine karmaşık bir şeymiş gibi ele alınması saçma. Ama ilk bakış yanıltıcı, olabilir değil mi? Sanırım sen konuşmayı tek yönlü bir aktarım olarak anlıyorsun da ondan. Halbuki konuşma, merkezdeki bir noktadan dışarıya akıtılan bir ifade değildir. Aksine en az iki merkez noktanın karşılıklı birbirine akmasıdır. Yani ‘ego’ların kendi kabuklarını çatlatması, o zırhta yarıklar açmasıdır. Konuşmak, bu anlamda insanın kendini yenmesini de gerektirir. Tehlikeli bir girişimdir bu; yani konuşmak tehlikeli bir girişimdir. İnsanın kendi varlığını tehlikeye atmasıdır.”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here