İlham kaynağı 1982 yılında yayımlanmış olan “Le Transperceneige” adlı çizgi roman olan Snowpiercer, türünün en iyi örneklerinden birisi olup kuvvetli alt metniyle seyirciyi derinden etkilemeyi başarmış bir yapım.

le transperceneige ile ilgili görsel sonucu

Açılış sekansında filmin devamında gördüğümüz, sayıları sınırlı sayıda kalan insan nüfusunun, neden bir lokomotifte mahsur kaldığını anlıyoruz. Küresel ısınmaya karşı önlem almak isteyen devletler, ortak proje olarak bir makine geliştirirler. Beklenilen sonuca ulaşmak şöyle dursun işler daha da kötüye gider. Dünyanın sıcaklığı düşer ve dünya yeni bir buzul çağına girer. Bunun olacağını öngörebilen ve çocukluktan beri hayali lokomotifler üretmek olan Wilford (Ed Harris) adlı milyarder, bu buzul çağından hayatta kalanlarla birlikte lokomotifiyle hareket etmektedir. Lokomotif kendi kendine yetebilme özelliğine sahip olmakla birlikte bütün dünyayı da turlamaktadır. Peki insanlar… Onlar son kalanlar olarak birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmışlar mıdır? Eğer böyle düşünüyorsanız öncelikle Thomas Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur.” cümlesini kulağınıza küpe etmenizi öneririm. Özetleyecek olursak Hobbes bu sözüyle insanın aslında kötü olduğunu ve doğa durumunda insanın hayatta kalabilmek adına her şeyi yapabileceğini anlatmak istemiştir.

Filmin ikinci yarısının ortalarında Curtis’in (Chris Evans) lokomotifin ilk ayında hiçbir şey yemediklerini, azalan gıda ve su sonrası önce zayıfları sonra da bebekleri yemeye başladıklarını söylemesi Hobbes’u haklı çıkarır nitelikte. Anlayacağınız insanlar birbirleriyle daha iyi geçinmek yerine hayatta kalma savaşına girişmiş duruma geliyorlar.

Her ne kadar yukarıda hayatta kalma savaşından bahsetsek de, lokomotifin en arka vagonunda bulunan ve ikinci sınıf insan muamelesi yapılanların bu zor günleri geride bıraktığı ve kenetlendiği zamanlardan itibaren izlemeye başlıyoruz. Film günümüzde üst-alt şeklinde bulunan sınıf ayrımını çok basit bir şekilde ön-arka olarak değiştirmiş ve bizlere sunmuş. En arka vagonda bulunanlar gözden çıkarılabilecek olanlardır ve ön vagonlara ilerledikçe daha üst seviye(!) insanlar ortaya çıkmaktadır.

Dilimizde “bardağı taşıran son damla” diye bir deyim var. Sözlük karşılığı tahammül sınırlarını aşan, sabır tüketen davranıştır. Herkesin bildiği klişelerden olan, Avusturya-Macaristan İmparatoru Veliahtı Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi ve bunun sonucunda Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması bu deyimin somutlaşmış hali. Bu savaş zaten çıkacaktı, ayak sesleri çok yakından duyuluyordu fakat bu suikast, bardağı taşıran son damla oldu. Tıpkı Ecevit’e anayasa fırlatılmasının ertesi günü ekonomik krizin patlak vermesi gibi. Biz de filmi izlerken bardağın dolduğu kısımları değil, taşıran son damla ve sonrasını izliyoruz ki bu bizim daha aksiyon dolu bir film izlememizi sağlayan en önemli faktörlerden. Bir diğeriyse Amerikan-Güney Kore ortak yapımı olması ve dolayısıyla filmin Hollywood pazarında da iş yapabilmesinin hedeflenmesi. Hatta bu kadar tanınmış oyuncuyu da bu sayede izledik muhtemelen.

Ä°lgili resim

Sanayi devrimiyle birlikte başlayan üretme hırsı yüzünden sermayedarlar makinelerin gece gündüz çalışmasını istemişler ve bu nedenle çocuklar kapitalizmin en vahşi olduğu dönemde, kadınlarla birlikte çarkı döndüren en önemli dişlilerden olmuşlardır. Lokomotifin sahibi Wilford’un (askerler ve cellatlar hariç) önemli işlerinde kadınları kullandığını görmemiz ve en arka vagona giden kadınların da beraberinde çocuk getirerek lokomotifin aksayan yerlerine onları yerleştirmesi bununla alakalıdır. Çocuklar belli yerlere sığabilecek ve lokomotifin sorunsuz işlemesini yani hiç kapanmadan yola devam etmesini sağlayacak yegane parçalar olarak tasvir edilmiştir.

timmy snowpiercer ile ilgili görsel sonucu

Bu durum esasen aklımızdaki arka vagondakiler neden hayattalar sorusunun da yanıtı kabul edilebilir. Arka vagon biraz da damızlık hayvanlar gibi kullanılmaktadır. Bununla birlikte arka vagondaki insanlar günümüz kapitalist sisteminin işçi sınıfı diye tabir ettiği kesimdir ve bu sınıf olmadan, yani kol gücü olmadan sistem sürekli bir biçimde işleyemez ve sekteye uğrar. Bu nedenle de arka vagondaki insanlar gereklidir. Sistemin onlardan beklentisi kendilerinin uygun bulduğu yerlerini benimsemeleri, isyan etmemeleri ve işlerini yapmalarıdır. Mason’un (Tilda Swinton) “Ayakkabı ayak için, şapka kafa içindir. Ben şapkayım, siz ise ayakkabı.” sözleri sınıfsal ayrımı yüzlerine tokat gibi vurup durmaları gerektiği yeri bilmelerini sağlamak adınadır.

Gelelim başlıkta bahsettiğimiz “kontrollü devrim” terimine. Bu terim özü itibariyle yanlış olsa da, filmi izlediğinizde doğruluğunu kendiniz göreceksiniz. Sistem karşıtı duran ancak sonunda yine sistemin işine yarayan, sistemi daha güçlü kılan ve en tepedekilerin izniyle yani kontrollü şekilde gerçekleşen isyanlar, devrimler… Son zamanlarda oldukça popülerleşen bu konuya verilecek güzel örneklerden birisi de Açlık Oyunları serisi olur. Orada da benzer şeyler olduğunu görmüştük.

Baştan sona Wilford’un arka vagondaki arkadaşı Gilliam (John Hurt) ile planladığı ve nüfus kontrolünü sağlamak amaçlı yapılmasına rıza gösterdiği bir devrim anlatılmaktadır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak yapay bir doğal seçilim diyebiliriz. Curtis lokomotifin ilk vagonuna ulaşıp Wilford ile yaptığı konuşmada Wilford kendisine, nüfusu kontrol etmeleri gerektiğini, buna benzer isyanların daha önceleri de yapıldığını ve böyle yapılmazsa lokomotifteki bütün ekosistemin tehlikeye gireceğini söylemiştir. Aynı şekilde Mason da suşi yedikleri sırada “Bazı özel türlerin sayısı yakından çok iyi kontrol edilmelidir.” diyerek o balık türünün yılda iki kez avlandığını, dengenin ancak böyle sağlandığını söylemiş ve bizlere aslında küçük bir foreshadowing hilesi sunmuştur. Buna benzer bir hile de Gilliam henüz isyan başlamadan “Wilford’a özel bir mesaj iletmenizi istiyorum.” dediğinde yapılmış ve aslında Gilliam ile Wilford’un birbirleriyle iletişimde olduğunun sinyali verilmiştir.

Lokomotif metaforunun yanı sıra oldukça anlaşılır bir diğer metafor da kırmızı mesajların beklenmesi ve asıl harekete geçişin bu mesajlardan sonra gerçekleşmesidir. Zira kırmızı devrimin rengidir ve devrimler kanla yazılır. Bir diğer metafor olarak da tren yolculuğunun on sekiz yıldır devam etmesi gösterilebilir. En büyük isyanın on sekizinci yılda yapılmasını insanın reşit olduktan sonra bazı şeylere cesaret etmesi gibi kabul edebiliriz. İsyanın amacı lokomotifin ilk vagonuna ulaşmak ve hepimizin bildiği gibi insan yaşamı da bir amaç doğrultusunda şekillenir tıpkı filmimizin bu amaca giderken şekillenmesi gibi.

snowpiercer teacher ile ilgili görsel sonucu

Lokomotifin içindeki eğitime gelecek olursak burada da çok sıkı bir eğitim eleştirisinin yattığını düşünüyorum. Wilford’un muhtemelen kendisinin hazırladığı ders içeriğinde “Bay Wilford, o muhteşem. Bizi o kurtardı. O kutsal, ona şükredin.” gibi kalıp ifadeler var. Bu ifadelerle çocukların o yaşta beyinleri yıkanıyor ve Wilford’a minnet duymaları sağlanıyor. Günümüz eğitim sistemi de ezbere dayalı ve çoğunlukla içinde bulunulan sistemi anlattığı için gayet tadında bir gönderme yapıldığı kanaatindeyim. Bu eğitim sistemiyle Wilford tanrısal bir yapı kuruyor. Treni Dünya yerine ve onu ürettiği için kendisini de yaratıcı yerine koyuyor. Kurulan bu yapı filmin sonunda “kronol” ile patlıyor ve kontrollü devrimin kontrolü kaybedilmiş oluyor. Sonrasında ise neredeyse her kıyamet sonrası filmde olduğu gibi (özellikle Nicholas Cage’in Knowing filmini anımsattı) adeta Adem ve Havva gibi bir kadın ve bir erkek trenden iniyor ve gördükleri kutup ayısı karşısında dünyadaki yaşamın yavaş yavaş canlanmaya başladığını görüyorlar.

snowpiercer timmy and asian girl ile ilgili görsel sonucu

Oyunculukların üst düzeyde olduğu ve filmin sallandığı bazı noktalarda filmi taşıdığını söylemek mümkün. Özellikle Tilda Swinton’a bir parantez açmak gerekirse jest ve mimikleriyle sistem aşığı aptal kadını mükemmel oynadığını söyleyebilirim. Senaryo bakımından alt metninin bu kadar dolu olmasının yanında ufak tefek tuhaflıkların olması (camların ince olması ve adamın kolunu dondurmak için çok hızlı ilerleyen trende delik açılmasına rağmen çevredekilerin bundan etkilenmemesi gibi…) gözden kaçmayan ancak çok da önemli olmayan detaylar.

Özgürlük, adalet, eşitlik kavramlarının hakkı verilmiş, özellikle sınıf farklılıkları detaylı bir şekilde işlenilmiş ve bunu yaparken zekice metaforlar filmde kullanılmıştır. Seyirciyi alıp götüren ve özellikle başlangıçta zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız türden bir film Snowpiercer. Uzakdoğu yapımlarının insanı ve insan duygularını başarıyla işlemesinin yanına Hollywood’un görsel efektlerinin de eklenmesiyle ortaya gayet başarılı bir iş çıktığı kanaatindeyim. Sonuç olarak izlenilmesini şiddetle tavsiye ettiğim bu filmi izlemeyen dostlarınıza önermeyi unutmayınız tabi bu yazıyla birlikte…

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here