Henüz var olmayanın dünyasını yazma dünyasını (buna bilimkurgu veya spekülatif kurgu diyebilirsiniz) mümkün kılan üç ifade vardır:

Ya şöyle olsa….?

Keşke…

Bu böyle sürerse…

‘’Ya şöyle olsa..?’’ İfadesi bize değişiklilik verir, bizi hayatımızdan uzaklaştırır. Ya yarın uzaylılar dünyaya inse ve bize istediğimiz her şeyi, ama bir bedel karşılığında verseler?

‘’Keşke..’’ İfadesi yarının görkemli yönlerini ve tehlikelerini keşfetmemizi sağlar. Keşke köpekler konuşabilseydi. Keşke görünmez olsaydım.

‘’Bu böyle sürerse…’’ ifadesi üçü arasında en tahmin edici olanıdır. Günümüz hayatından tehdit edici bir unsuru alır ve o tek şey büyüse, yayılsa ve bizi değiştirse neler olacağını sorar. Bu böyle sürerse, dünyanın her yerinde metin iletileriyle veya bilgisayarlarla iletişim kurulacak ve iki insanın birbiriyle doğrudan, makine kullanmadan konuşması yasaklanacak.

Fahrenheit 451, spekülatif kurgudur. Bir ‘’Bu böyle sürerse…’’ öyküsüdür. Ray Bradbury, ‘’Bu böyle sürerse… artık kimse kitap okumayacak.’’ Diye düşündü ve böylece Fahrenheit 451’ı yazmaya başladı. 

Ray Bradbury’nin, 1951 yılında yayımlanan ve distopik bir dünyayı anlatan kitabı Fahrenheit 451’ın (Türkçe’ye ”Değişen Dünyanın İnsanları” olarak çevirildi.) önsözünde Neil Gaiman, bu üç ifadeye yer verir. Kitabı okumak ya da filmi izlemek isteyenler için o kadar açıklayıcı bir önsözdür ki bu; neredeyse her cümlesinin altı çizilir. 

‘’Bu böyle sürerse… artık kimse kitap okumayacak.’’ Alıntısı kitabın konusunu belli etse de kısaca hemen bir konuya bakalım. Televizyonun ve teknolojinin hüküm sürdüğü bir dünyada itfaiyeci olan Guy Montag’in, yan komşusu Clarisse ile tanışmasıyla değişen hayatını anlatıyor Fahrenheit 451. Şimdi diyorsunuz ki; itfaiyeci, yan komşu, kitap, distopya , karanlık dünya ve konu bu mu? Evet, bu. Çünkü bu dünyada sandığımız kişiler sandığımız işleri yapmıyor. Bu kitapta itfaiyeciler, yangınları söndürmüyor. Aksine yangınlar çıkarıyorlar. Hatta daha da açalım bu cümleyi. Evlerinde kitap saklayan herkesin evine girip kitaplarını alıp yakıyorlar çünkü kurulan bu distopyada kitap bir tehdit unsuru ve yasak. İşte Fahrenheit 451, işi kitapları yakmak olan Guy Montag’in sorgulama hikayesini anlatıyor bize. 

Film hakkında biraz bilgi vermek gerekirse; Yeni Dalga’nın en önemli yönetmenlerinden François Truffaut’un yabancı dilde çektiği ilk film olan Fahrenheit 451, 1966 yılında beyaz perdeye aktarıldı. Ana karakterimiz Guy Montag, Oskar Werner sayesinde bir vücut da var oldu.  Peki, kitap ve film uyarlamalarından alışık olduğumuz bazı detaylar yine karşımıza çıkıyor mu? Kitabın, önüne geçecek bir uyarlama mı? Yoksa, Truffaut neden böyle bir film çekmiş ki dedirten bir uyarlama mı?

Kitapta teknoloji kavramı çok üst düzey tutulmasına rağmen filmde bunu yeteri kadar göremiyoruz. 1966 yılında çekilen bir film olduğunu göz önünde bulundurmak gerekse de mesela;  mekanik tazı denilen, -robot demek doğru mu bilmiyorum ama diyeceğim- pirinç, bakır ve çelikten oluşan ve ne düşünmenizi isterse onu düşünebilen, koku alabilen bir robot var. Kitabın son bölümünde, tazı ve Guy’ın kovalamacasını sayfalarca okumamıza rağmen filmde asla böyle bir figürün olmaması bir boşluk oluşturuyor. Ama filmin gerçekçiliğiyle paralel düşündüğümüz zaman, böyle bir figürün izleyenleri çok daha farklı bir dünyaya sürükleyebileceği için filme koyulmaması gayet yerinde bir hareket. Ayrıca, televizyonun uyuşturucu etkisi gösteren ya da hipnotize eden bir özelliği olduğu kitap da iyi anlatılmış olmasına rağmen filmdeki anlatımın çok daha başarılı olduğunu teknoloji konusundan bahsederken belirtmiş olayım.

Eğer karakterden daha çok anlatmak istediğiniz bir hikaye varsa karakteri seyirciye iyi anlatmak çok zor bir iş. Üç boyutlu karakter yaratmak dediğimiz (fiziksel-sosyolojik-psikolojik) olay sanıldığı kadar basit değil anlayacağınız. Bunu maalesef ana karakterde yaşıyoruz. Guy Montag’i, Ray Bradbury o kadar incelikli yazmış ki. Kitap yakan bir adamın sadece bir saniyeliğine ”Ya bu kitaplar bir şey anlatıyorsa?” diye düşünmesiyle kitaplara aşık olmasını mesela. Bu doğrultuda filmdeki Guy Montag karakteri kesinlikle iki boyutlu kalmış. Psikolojik  açıdan kitapta insanı derinden etkileyen kısımların çoğunun filmde olmaması film için çok büyük bir dezavantaj. Filmde olmadığı için en üzüldüğüm kısım, karısı Linda’nın, Guy’ın kitap okuduğunu öğrenme kısmı. Filmde bu, Linda’nın uykusundan uyanıp onu okurken görmesiyle anlaşılırken; kitapta artık dayanamayıp sakladığı kitapları çıkaran Guy’ın, kitapları Linda’ya anlatmaya çalışma çabasıyla verilmiş. Emin olun, o çabayı izlemek çok daha anlamlı olabilirdi.

Bir diğer konu ise Clarisse’e olan hayranlığı/aşkı. Filmde çok hızlı ve üstünde durulmadan geçilmiş. Halbuki filmdeki en büyük farklılık Clarisse’in ölmemesi. Yani daha önemli bir yeri olması beklenirdi. Ölmemesini, Guy’ın kitaplara olan bakış açısı üzerinde daha çok etkisi olduğunu göstermek olabileceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Ama kitapta söylediği çok güzel bir cümleyi alıntılamak istiyorum.

”Çok eskiden itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine söndürdüğü doğru mu?”

Son olarak, nerede Faber? En önemli kısımdayım. Faber, bir profesör olarak karşımıza çıkıyor kitapta. Guy’ın düzeni değiştirmek için gittiği, kitapları tam olarak benimsediğini anlattığı ve öğrenmek için yalvardığı bir karakter. Gelin görün ki Truffaut’nun filminde böyle bir karakter asla var olmuyor. Aralarında geçen konuşmalar, Faber’in sırf korktuğu için düzene karşı gelememesinden dolayı duyduğu pişmanlık…  Montag’in, kitap aşkı konusunda zirvesini yaşadığı ve buna şahit olan bir karakteri filme koymamak doğru bir tercih değil bana göre.

Son bir parantez açmak istiyorum. Hem konuyu toparlamak hem de gerek film de gerek kitap da bulunan bir sahne için. Bu maceranın sonunda Guy, kitap insanlar/yürüyen kamplar denilen grupları buluyor. Bunlar, her biri birer kitap olan insanlar. ”Kitapları yakıyoruz ancak onları kimsenin bulamayacağı bir yerde tutuyoruz.”  Oldukları kitabı, hafızalarında tutan bu insanlar Fahrenheit 451’in vermek istediği en büyük mesajlardan birini kanıtlıyor. ”Bilgi en büyük güçtür”. ”Kitaplar var olmak zorundadır.” Yıllar önce yazılan bir hikayenin günümüzün gerçeklerinden birine dönüşebilme ihtimali insanı ürkütmeye yetiyor. Teknolojinin bu gücü böyle devam ederse neler olacak? Ya bir gün bilmek, öğrenmek yasaklanırsa? Ya bir gün otoritenin istediği robotlara dönüşürsek?

Fahrenheit 451, günümüzde geçerliliğini hala koruyan ve hayal edildiği zaman insanı ürküten bir dünyaya götürüyor sizi. Ama Ray Bradbury’nin önünde eğilmek istiyorum. Kitabın, sadece sayfalardan ibaret olmadığını anlatmaya çalıştığı için en büyük alkış ona gitmeli. En büyük teşekkürlerden biri de François Truffaut’nun. Hayal ettiğimiz o karakterleri hayata geçirip bize gösterdiği için.

NOT: Filmi izleyen ve izlemeyen herkesin kitabı mutlaka okumasını şiddetle tavsiye ederim.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here