Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2

Zaman Makinesi, Doktor Moreau’nun Adası, Görünmez Adam gibi kültleşmiş romanlarıyla bilim kurgu edebiyatında çığır açan İngiliz yazar Herbert George Wells‘in 1896 yılında kaleme aldığı Dünyalar Savaşı (War of the Worlds), Marslıların gezegenimizi istilasını konu ediniyor.

İsmi bilinmeyen bir anlatıcının, şahit olduklarını aktardığı bu kitapta, Marslıların gezegenlerindeki yaşam onlar için elverişsiz duruma geldiğinden, kendilerine en yakın ve yaşamaya en elverişli gezegen olan Dünya’yı ele geçirmek için yaptıkları katliam gözler önüne seriliyor.

Ulaşımda at arabalarının kullanıldığı, haberleşmenin azami düzeyde olduğu bir dönemde, eşi ve çocuklarıyla Londra yakınlarında yaşayan anlatıcı, Marslıların bir gece ansızın kapsüller ile yer altına sızdıklarını ve devasa boyuttaki tripodlarla ortaya çıkıp çevrelerini yakıp yıktıklarını aktarıyor. Çaresiz durumdaki insanların hayatta kalma mücadelesinin yer aldığı karanlık bir evren çiziliyor.

Wells, 20. yüzyılın başında yazdığı bu kitabıyla, yaşadığı döneme rağmen oldukça yaratıcı ve dahi olduğunu kanıtlıyor. Dünyalar Savaşı’nda, sömürgecilik, Darwin, doğal seçilim, bilim ve din ile ilgili birçok referans yer alıyor. İnanılmaz boyutlarda detaylı tasvirlerin yer aldığı bu kitabı okurken kendinizi Marslıların istilasındaki dünyadaymışsınız gibi hissedebiliyorsunuz. Ayrıca kitabın bilimsel altyapısının sağlam olması, kurgunun yanında gerçekçilik payının da olduğunu gözler önüne seriyor.

Dünya dışı yaratıkların betimlenmesinin ve bu yaratıkların gezegenimizi istila etmesi senaryosunun ilk defa bu denli başarılı bir şekilde aktarılması, kitabın bilim kurgu edebiyatında çığır açıp kültleşmesinin en büyük unsurlarından.

Kitabın 2005 yapımı beyaz perde uyarlamasının yönetmen koltuğunda Hollywood’un en çok tanınan yönetmenlerinden Steven Spielberg oturuyor. Jaws (1975), E.T (1982), Schindler’s List (1993) gibi sinema tarihinde iz bırakan filmleriyle tanınan usta yönetmen Spielberg, Wells’in 20. yüzyılın Londra’sında vuku bulan Dünyalar Savaşı’nı, 2000’lerin başındaki ABD’ye taşıyor.

Filmin silik geçişlerin yer aldığı etkileyici açılış sekansında anlatıcı, dünya dışı canlıların varlığından ve milyonlarca yıldır gezegenimizi gözlediklerinden bahsediyor. İnsanların bundan bihaber şekilde evrende hakimiyet kurduklarını düşündüklerinden söz eden anlatıcı, böylelikle filme bilgilendirici bir giriş yapıyor.

Girişin ardından kendimizi limanda buluyoruz. Konteynerları vinç ile taşıyan operatör Ray Ferrier‘i (Tom Cruise), mesaisinin bitiminde süratle evine giderken izliyoruz. Bunun sebebi olarak eski eşi Mary‘nin (Miranda Otto) hafta sonu için çocuklarını babaları Ray’e bıraktığını ve Ray’in geç kaldığını görüyoruz. Eve vardığında eski eşi Mary’nin, yakışıklı ve oldukça varlıklı bir adamla evlenmiş ve hamile olduğunu görüyoruz. Çocukları Rachel (Dakota Fanning) ve Robbie‘nin (Justin Chatwin) zoraki bir görevi yerine getirir gibi babalarını görmezden gelip eve girmeleri, Ray’in acınası durumda olduğunu gözler önüne seriyor. Filmlerinde muhafazakarlığı, erkekliği, aile değerlerini ön plana çıkardığı bilinen Spielberg, bu filmde Ray’in sefaletinin sebebini, eski eşini bir başkasına ”kaptırması” olarak lanse ediyor.

Spielberg, Mary’nin yeni eşinin son model arabası üzerinden iki erkeğin arasındaki -bir marifetmiş gibi- sınıfsal farklılıklara değindiğinde adeta “O dönemde neler izlemişiz?” diye sorgulamamıza sebep oluyor.

Kitabın, ulaşımın ve haberleşmenin oldukça kısıtlı olduğu 20. yüzyılın başlarında geçtiğini ve bu nedenle birçok insanın istiladan haberinin olmadığını ve ordunun organize olmada zorluk yaşadığını göz önüne alırsak, Spielberg filmde bu durumu, Marslıların kapsüllerle Dünya’ya iniş yaparken tüm elektronik cihazları devre dışı bıraktığını göstererek eşitliyor.

Ray’in, Marslılar yer altından dev tripodlarla çıkıp ortalığı savaş alanına dönüştürerek katliam yarattığındaki kaçış sekansı, görsel açıdan etkileyici yıkım sahneleri içeriyor ve gerilimi tırmandırma konusunda üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor.

Film, görsel şölen diyebileceğimiz birkaç sahne dışında sahip olduğu mantıksal hatalardan dolayı etkileyiciliğini yitiriyor. Bunda ajitasyonu ve gerilimi tırmandırma kaygısı güden Spielberg’in parmağının olduğu şüphesiz. Öncelikle bölgede çalışan tek arabanın başrolümüz Ray’de olması dikkat çekiyor. Bu arabayla eşi Mary’nin evine gittiğinde bölgenin Marslıların istilasına uğramadığını ve evde de elektriğin olduğunu görüyoruz ancak caddedeki araçlar yine çalışmaz vaziyette.

Filmde, gerek düşen uçak ve parçalanmış cesetlerin küllerinin havada uçuşmasından gerekse yoldaki kayıp insanların fotoğraflarıyla süslenmiş ilanlardan, 11 Eylül saldırılarına göndermede bulunulduğunu anlıyoruz. Marslılardan kaçan insanların, o sırada süslü kayıp ilanları hazırlayacak zamanı nereden bulduklarını veya düşen uçağın Marslıların saldırısından beri nasıl havada kalabildiğini sormadan edemiyoruz.

Bu gibi teknik açıdan mantıksal hatalar şöyle dursun, filmlerinde Amerikan milliyetçiliğini, aile değerlerini, ”erkekliği”, muhafazakarlığı ön plana çıkaran yönetmen, bu filmde de yapacağını yapıyor. Ray’in büyük oğlu Robbie’nin, nedenini anlamadığımız bir şekilde ve ısrarla orduya katılıp ülkesini Marslılardan kurtarmak istediğini izliyoruz. O yaştaki bir delikanlının, son derece bağlı olduğu kız kardeşi ile kalması ve kendi hayatını kurtarmak için çabalaması gerekmez mi? Aynı ısrarcı tavrı, Ray ve kızı Rachel’ın evine sığındıkları Harlan Ogilvy‘de (Tim Robbins) görüyoruz. ABD’yi ve dünyanın diğer bölgelerini işgal edenler Marslılar; bir başka ülke değil. Devasa boyutlardaki tripodlarla ortaya çıkarak saniyeler içinde çevrelerini yakıp yıkan ve o güne kadar varlıklarından dahi haberdar olunmayan Marslılarla olan savaşma isteği, zorlama unsur olarak ön plana çıkıyor.

Dakota Fanning’in Rachel karakterini canlandırmadaki beklenenin ötesinde performansı, Marslıların yeryüzüne ilk çıkış sekansı ve filmin sonlarındaki feribot saldırısı sahnesi dışında, filmin elle tutulur bir yanının olmadığını ve zorlama unsurların oldukça fazla olduğunu söylemek zorunda kalıyoruz. Bahsi geçen bu gerilim sahnelerinde kullanılan kalitesiz müzikler de 1980’lerde çekilmiş ikinci sınıf bir gerilim filmi izliyormuş hissi uyandırıyor.

Buradan yazarlara seslenebilme şansımız olsaydı, kitaplarını Amerikalı film yapım şirketlerine emanet ederken iki kere düşünmeleri gerektiğini söylerdik, diyerek yazımızı bitirelim.

Beğen
Beğen Harika Heuheu WOW Olmamış Kızdım!
2

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here